eynelmefer


yaşamın inşaası

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım


UZAY ÇAĞINDA BİR VELİ

Tarih: 03:06, 23/8/2009 Kategori: Nureddin yildiz hoca efendi

Ebul-Hasen en-Nedvi

Yirminci Asırda Hindistan

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin hicretinden bir asır geçmeden, İslam Hindistan’a ulaştı. Diğer topraklarda olduğu gibi orada da İslam hızlı bir şekilde yayılmaya başladı. Bir dinler ve diller mozaiği olan Hindistan’da İslam çok çabuk gelişti. Yirminci asrın başlarında elli milyon civarında Müslüman vardı orada. Münbit toprakları, stratejik mevkii ve güçlü tarihi nedeniyle Hindistan, İngiltere’nin ağlarına takıldı. Fakirliğinden ve farklı etnik yapısından da yararlanarak onlarca yıl Hindistan’ı sömürdü. En ağır bir şekilde insan nasıl aşağılanabilirse onu yaparak insanını aşağıladı. Bereketli topraklarından elde edilenlerini ülkesine taşıdı. Hem toprağı sömürdü hem de beyinleri.

İngiltere Hindistan’dan çıkarken girdiği gibi çıkmadı. Girdiğinde büyük bir Hindistan vardı. O çıktığında Hindistan, Pakistan, Bengladeş ve Keşmir diye dört isim bırakarak çıktı. Bu bölünme en çok Hindistan Müslümanlarının aleyhine oldu. Hindistan’da siyaset olarak söz söyleyemeyecek, ekonomik olarak ayakta kalamayacak hale geldiler. Zaten fakir olan genel nüfusun en fakiri onlar oldu. Önemli bir güç Pakistan tarafında kaldı. Keşmir bir esaret bölgesi olarak ezildi. Bengladeş kenara itildi, yok sayıldı. Onlarca asrın insani birikimi İngiltere’nin elinde bir iki yılda kül oldu.

Gerek Hindistan adı ile kalan bölgede ve gerekse Pakistan tarafında Müslümanlar, bütün zorluklara ve yokluklara rağmen yılmadan İslamî kimliklerini korumaya çalıştılar. Medreseler kurdular, çocuklarını okuyabilecekleri yerlere gönderdiler. Camiler yapıldı. İslamî kültür canlı tutuldu.




 

Uzak bir diyar olmasına rağmen tarih boyunca Hindistan, büyük isimler yetiştirdi. İslam kütüphanesine değerli eserler kazandırdılar. Çığır açan, peşinden kitleleri çeken önder şahsiyetler yetiştirdiler. Yazdığı eserler İslam âleminin her yerinde pek çok dilde okunan bu şahsiyetler o kadar İslam’a ve Müslümanlara mal oldu ki, Müslümanlar o zatların Hindistan topraklarında doğmuş büyümüş kimseler olduğunu dahi çoğu zaman bilemediler. Şah Veliyyullah  Dehlevî, Ahmed Faruk Serhendî (İmam Rabbanî), Şiblî en-Numanî, Muhammed İlyas, Ebu’l-A’la el-Mevdudî, Ahmed Didat, Rahmetullah el-Hindî bu isimlerden bazılarıdır. Bilhassa Muhammed İlyas ve Mevdudî bu isimler arasında evrensel hale gelmiş isimler oldu. Mevdudî, Müslümanların siyasi ufkunu açmaya çalıştı. Kur’an’a ve Sünnet’e bakıştaki ciddiliği bir çığır oldu. Pakistan’da siyasete şekil verdi.

Hindistan kökenli olup, dil ve coğrafya farkını aşarak İslam’a ve Müslümanlara mal olmuş, mezhep ve düşünce ayrıntılarında eriyip gitmemiş en önemli şahsiyetlerden birisi hiç şüphesiz Şeyh Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî’dir. Hindistan’da doğup büyümüş, yazdığı eserleri bütün Müslümanlarca benimsenmiş bir şahsiyet olarak önümüzde durmaktadır.

Nedvî rahmetullahi aleyhi

1914 yılında doğdu. On yaşına gelmeden babası vefat etti. 1929 yılına kadar hafızlığı bitirdi. Urduca, İngilizce ve Arapça öğrendi. 1939 yılından itibaren Hindistan içindeki İslamî çalışmalara başladı.  1943 yılında ilk defa ‘İslamî İlimler Merkezi’ ni kurdu. 1948 de Nedvetü’l-Ulema’ya seçildi. 1961 de genel sekreteri oldu. 1951 de ‘İnsani Mesaj’  hareketini oluşturdu. 1986 da ‘İslam Edebiyatı Birliği’ ni kurdu. 16 uluslar arası İslamî kuruluşa kurucu üye oldu. 177’si Arapça olmak üzere 700 den fazla konuda kitap ve araştırma yayınladı. Arapça 67 kitap yayınladı. Yazıları, hemen hemen bütün dünya dillerine tercüme edildi.

31 Aralık 1999 Cuma günü (23 Ramazan 1420) mescidde itikâfta iken abdest aldı. Her Cuma günü yaptığı gibi Kehf suresini okumaya başladı. Sure bitmeden ömrü bitti. Mushafın üzerine yığıldı kaldı. 86 yıl süren bereketli bir hayatı geride bırakıp Rabbine kavuştu. O gece aile kabristanlığına defnedildi.

 

Bereketin Kökleri

Annesi Hayrunnisa, Şerife bir kadındı. Hafızdı. Kitap yazıyordu, şiiri vardı. Küçük yaşta oğlunun Kur’an’la tanışmasına önem verdi. Onu iyi bir hafız yaptı, değerli hocalara teslim etti.

Nedvî, ilk yıllarından itibaren Ahmed bin Hanbel, Ömer bin Abdülaziz, İbni Teymiye, Ahmed Serhendî, Şah veliyyullah Dehlevi ve Muhammed İlyas’tan etkilendi. Onların ilim ve cihad aşkını kendisine örnek aldı. Örnek aldığı bu şahsiyetlerin hepsi kendi dönemlerinde, İslam’ı en üst derecede müdafaa eden gayretlerin sahibi kimselerdi:

Ahmed bin Hanbel, yaşadığı dönemde iki şeyle meşhur olmuştu. Biri: Onun milyonla ifade edilen hadis bilgisi ve yazdığı muhteşem hadis kitabı Müsned’i dir. Diğeri ise: Mutezile mezhebinin ihdas ettiği Kur’an mahlûk mudur değimlidir, fitnesine karşı, insanlık tarihinde az görülmüş bir dik duruş sergilemesiydi. Onun o günkü dik duruşu bugün Müslümanların berrak bir din sahibi olmalarının nedenlerindendir.

Ömer bin Abdülaziz ise, bir ıslah adamıdır. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden sonra henüz bir asır geçmeden dünyevileşmenin derin izlerini İslamî yönetimde gören Müslümanlar, kendilerini elleri kolları bağlı çaresiz hissediyor, böyle geldi böyle gidecek her halde diye inanmaya başlıyorlardı ki, Ömer bin Abdülaziz geldi. Çok kısa bir zamanda sadece iki yılda her şeyi yerine oturttu. İki yılda asr-ı saadeti canlandırdı.

Ahmed Serhendi de, yaşadığı dönemde İslam’a sokulmak istenen fitnelere karşı kıyam etmiş bir davet ve tasavvuf insanıdır. Bidatlerle mücadele etmiş, Kur’an ve Sünnet’in yerine hiçbir şeyin geçirilemeyeceğini belgeleyerek gitmiştir.

İbni Teymiye de farklı bir dönemde farklı işler yapmış bir şahsiyettir. İslam toprağına göz dikmiş Moğolların ezip geçen baskınları karşısında fiili cihada katılmış eli kılıçlı bir mücahiddir. Sünnet’ten sapma meyillerine karşı dili ve kalemi kılıçlaşmış, sert ve tavizsiz bir âlimdir.

Salahaddin Eyyübi ile de çok ilgilendi. Ashab-ı kiramı sevdiği duygu ile onu sevdiğini ifade etti.

Nedvî’nin etkilenip kendisine örnek aldığı bu şahsiyetlerden kimden ve neden etkilendiği, içindeki sıkıntıların özünde neyin bulunduğu çok iyi anlaşılmaktadır. Bir de onun sahabe aşkını buna ilave edersek önümüzde çok iyi görülebilen bir tablo oluşur.

Muhammed İlyas’la buluştuktan sonra Tebliğ cemaatinin çalışmalarına da katıldı.

Tefsir ve Siret-i Nebi ile çok ilgilendi.

Nedvî rahmetullahi aleyh, bütün Müslümanlar gibi yaşadığı asrın dertlerinden etkilenmişti. Başta Hilafet’in kaldırılması olmak üzere ardı ardına onlarca büyük olay onu her gün derinden etkiyordu. Filistin’den gelen her haber onu yaralıyor, düşüncelere salıyordu.

 

Sadece ilim ve sadece fikir değil!

 

Nedvî’yi emsallerinden farklı kılan nokta ise şuydu:

İslam âleminin başında dönen olaylar, genellikle Müslümanların ileri gelenlerini karamsarlığa sevk etmiş, düşünme kapasitelerini yöreselleştirmişti. Nedvî ise, her olayın ardından şu gerçeği zihninde perçinliyordu: Müslamanlar ve insanlık bu maddecilerin eline terk edilemezdi. Fikir emperyalizmine karşı, İslam’la onur duyan bir nesil yetiştirilmeli ve Ebu Bekir’in karşısında bulunmadığı bu yeni irtidat hareketini durdurmalıydı.

 

Yusuf Karadavî’ye ait

bir hatıra

Vefatından otuz yıl kadar önce bizi Katar’da ziyaret etmişti. Başkanı bulunduğu Nedvetü’l-Ulema’nın ilmi çalışmalarındaki maddi imkânsızlıkları anlattı. Arkadaşlarımızdan bazıları, bir gurup zengini ziyaret edip yardım talep edelim, diye teklifte bulundular. ‘Böyle bir şey yapamam!’ dedi. Neden yapamayacağını sorduğumuzda şu cevabı verdi:

“Bu insanlar hastadırlar. Hastalıkları da dünya sevgisidir. Biz ise onların doktorlarıyız. Doktor, hastasına el uzatıp yardım istedikten sonra onu nasıl tedavi edebilir? Tedavi edeceği şey, dünyasıdır; o da ondan onu istiyor!”

‘Sen kendin için istemeyeceksin ki?’ dedik. Dedi ki:

‘Zenginler, isteyip, alan sen oldukça kim için istediğine bakmazlar!’

Bu sefer dedik ki: ‘Ramazanın son on gününde burada kal. Biz o işi hallederiz.’ Bu sefer cevabı şu oldu:

“Benim ramazanın son onunda programım var. Hiçbir nedenle onu bırakamam. Rabbimle baş başa kalabildiğim iyi bir fırsatımdır o.” dedi.

Biz de anladık ki, onun başka bir âlemi var.

 

Rabbani,

İslamî,

Muhammedî,

Evrensel

Bu ümmet, bilen, bildiğiyle amel eden ve bildiğini öğreten âlime Rabbanî demiştir. Nedvî, bilen, bildiğiyle amel eden ve öğretmek için gecesini gündüzüne katan biri idi. Tam anlamıyla Rabbanî idi.

Yediğinden içtiğine, konuştuğuna, oturup kalktığına Kur’an hükmediyordu. Onu İslam’a uygun olmayan bir işi yaparken gören olmadı. Olduğu gibi İslam’a adanmıştı. Tam anlamıyla İslamî idi.

Hazreti Hasan radıyallahu anhın neslindendi. Soyu da Muhammedî idi ahlakı da. Zühdü ile, gayreti ile, ibadetiyle Sünnet’e uygun yaşamıştı. Tam Muhammedî idi.

Hindistan gibi ücra bir yerde doğdu, yaşadı. İslam âlemini şehir şehir gezdi. Onun dilini konuşanlar da konuşmayanlar da mezhepleri, meşrepleri ne olursa olsun onu tanıdılar, sevdiler. O tam evrenseldi.

Evrenseldi. Müslümanların başsız olmaları halinde iyi bir Müslümanlık yaşayamayacaklarına inanıyordu. Bütün Müslümanların tek bir başı olması için babası da uğraşmıştı, o ölünce bu gayret oğlu tarafından sürdürülmüştü. Müslümanları birleştirmek, birlikte bir iş yapmak için nerede bir faaliyet gördüyse hemen orada ilk üye o oldu. Her davete koştu.

 

Dengeli ve Mutedildi

Onun yaşadığı dönemde İslam âlemi askeri, siyasi ve ekonomik sıkıntıların içinde kavruluyordu. Hindistan barut fıçısı gibiydi. Hilafetin kaldırılmasından sonra büyük bir başıboşluk fikre ve siyasete hâkimdi. Cemaatler çoğalmış, birlik ve beraberliği sağlayacak bir merkez kalmamıştı. Önder insan azalmıştı. Olan önderler de kendi ekseni etrafında dönüyor, evrensel bir açılım gösteremiyorlardı. Müslümanlar dağınıklıkları bir yana, bir arada olabilenleri de kırılgandı. Konuşulamıyor, konuşulan tesir etmiyordu. Çaresiz bir bekleyiş kahrediyordu.

Nedvî, en sessiz günlerde yazdı, konuştu. Konuştuğu dinlendi, yazdığı okundu. Uzak diyarlardan, Hindistan’dan yazıp, konuştuğu halde müessir oldu. Eserleri farklı dillere tercüme edildi. Mısır ve diğer Arap ülkelerinde geniş yankı buldu.

 

         Çünkü heyecanlı ama mutedil konuşuyordu. İçi volkan gibi

         parladığı halde kimseyi kırmıyordu. İnsani ilişkilerindeki

         inceliğe sadece Müslüman kardeşleri değil, ülkesindeki

         İslam düşmanı Hindular bile hayran oldu. Seçtiği konular,

          herkes için aciliyeti olan, kimsenin bana gerekmez

         diyemeyeceği konular oldu. Yumuşaklık gerektiğinde

         yumuşak, heyecan gerektiğinde heyecan gösterdi. Ama hiç

          kızmadı. O mütebessim dudaklarından bal döküldü.


 

Onu dinleyenler aynı anda bir edebiyatçıyı, bir tarihçiyi, bir müfessiri, bir muhaddisi dinlediklerini zannettiler.

Üzmedi, küstürmedi. En ağır konuları dahi nezaketiyle dillendirdi. Onu dinleyenler, konuştuğu sözlerin etkisinden günlerce kurtulamadılar. O ise mütevazi üslubu ile sadece konuştu, sadece yazdı.

Günübirlik bir heyecanla değil, asırların derin izleriyle yazdı, konuştu.

Ahireti anlatırken dünyayı ihmale etmedi. Vahiyden söz ederken aklı çiğnemedi. Onun sözlerinde dünya ile ahiret arasında, ilimle iman arasında, geçmişe bağlılıkla gelişmeleri izleme arasında muazzam bir denge vardı. Bu nedenle de gittiği her yerde dinlendi. Yazdığı bir satır yazı bile arandı bulundu, okunup arşivlere kondu.

Batıyı tenkit etti. Ancak tenkit ettiği şeylerin gerekçesini gösterdiği gibi, asıl izlenmesi gereken yolu da gösterdi. Kuru bir tenkitçi değildi. Bir medeniyet kurmaya çalıştı.

Gezdiği gördüğü yerlerden etkilenmedi. Amerika’ya gitmeden önce, Avrupa’yı görmeden önce o medeniyet için ne diyordu ise, gezip gördükten sonra aynı şeyleri söyledi.

Dışı gibi içi, içi gibi dışı vardı.

Ümmetinin dertleriyle dertlenmişti ama dertler onu yıldırmamıştı.

Müslümanlara çok zor bir dönemlerinde yeni bir ruh yeni bir dil kazandırdı.

 

Ahlakı

Güleryüz, cömertlik, incelik, yumuşaklık, sabır, denge, tevazu, zühd, ciddiyet, ihlâs, umut, tevekkül. Bu kelimeler, elli yıl onunla beraber bulunanların söz birliği etmişçesine onun ahlakını tarif ederken kullandıkları kelimelerdir. Her ölenin arkasından bu tip övgü kelimeleri dizilir. Ama belgelenemez. Bu kelimeleri o, yazılarında hak etti. Konuşmalarında hak etti. Çevresindekilere davranışlarında hak etti.

O, aile kökünün insanda nasıl müessir bir unsur olduğunu gösteren bir ahlakın sahibiydi. Bunun için de yazısı ve sözü, başkalarından daha müessirdi. Çünkü o, yazdıklarını ve söylediklerini kendisinde yaşıyordu. En edebi cümleleri kuruyor ama edebiyat yapmıyordu. Yüreğini konuşturuyordu.

 

Mısır’a yaptığı ilk ziyaretinde, Seyyid Kutub’la buluştu. Hasan el-Benna’yı sordu. Saatlerce, gözyaşları içinde onun çalışmalarını ve şehadetini dinledi. O gezilerinden birinde tanıdığı Türkiye’den gidip orada okuyan öğrencilerden biri olan Emin Saraç Hocaefendi’yi bir daha unutmadı.

Ezher’i ziyaret etti. Ziyaret çıkışında, Mısır’da en çok dikkatini çeken şeyin ne olduğu soruldu kendisine. Şu cevabı verdi:

‘Bu kadar sakalsız âlimi nereden buldunuz?’

 



Zahiddi, mütevazi idi

Davet edildiği uluslar arası toplantılar için gittiği ülkelerde, kendisine tahsis edilen lüks otel odalarına yerleşmezdi. Talebelerinden veya arkadaşlarından birisinin evine gider orada konaklardı. Aynı otelde yapılan toplantıdan çıkar, bir gecekonduda akşamlardı. Onunla beraber o toplantıya katılan başkaları ise o lüks otelde kalırlardı. Çağırıldığı toplantıdan çıkar, o bölgedeki Hindistanlı Müslümanların dertleri için bir toplantı daha yapardı. Bir dert masasından kalkar, öbür dert masasına otururdu. Ama yılmaz, usanmazdı. Böyle zamanlarda kendisini davet eden zenginlerin evlerine gidip kalmaz, zenginin tesirinde kalmış olmak istemezdi. Gittiği davetlerde yemek seçmez, bulduğundan biraz yiyip, yemekte geçen vakti, oradaki Müslümanların durumunu soruşturarak geçirirdi.

Evi ve çalışma bürosu ibretlikti. Şu ashab-ı kiram hakkında anlatılanların bir benzerinin görülebileceği müze gibi bir evde yaşıyor, ondan daha düşük bir büroda milyonlarca Müslümanı aydınlatan fikirlerini kaleme alıyor, önünde diz çökmekle müşerref olanlara feyiz saçıyordu.Yirminci asrın büyük davetçisi, fikir adamı ve önderinin evi mobilyasızdı. Onun çalışma bürosunda iki sedir, sedirin üzerinde battaniye kalınlığında bir yatak, yatağın üzerinde bir battaniye, iki yastık vardı. Duvara çakılmış çivilerde elbiseleri ve bastonu asılı duruyordu. Duvarın bir köşesinde eğilip, büzülmüş bir tencere, iki-üçtabak, bir çaydanlık ve içinde kuru gıda olduğu belli olan bir iki kutu. Bir de gazocağı. Yerde bir abdest ibriği ve leğen!Odanın öbür ucunda bir yer minderi. Minderin önünde yazı yazmak için konduğu belli olan bir sehpa, yaslanmak için bir minder. Oturunca bas hizasına gelecek yerdebir masa lambası.Sadece bu kadar!


Müslümanların önünün tıkandığına inananlara karşı, o köklü medeniyeti yeniden hayata kavuşturmak için dünyayı bir ucundan öbür ucuna dolaşan o büyük davetçinin,medeniyet yaşatma merkezinin tasviri bu kadar.Çalıştığı büronun duvarları badanasızdı. Giydiği terlikleri döküktü. Oturduğu minderin kumaşı söküktü. Alüminyum ve eğri büğrü tabaklarda yemek yiyordu.Önüne konan yemek, karabiberin bulamacı gibi bir yemekti.Ekmeği, açı doyurmaz kalınlıktaydı.Odası virane, yüreği mamurdu.O hiç yaşlanmadan, dip diri heyecanıyla öldü. Ümmetinin dertleriyle doğdu, o dertlerle yaşadı, o dertlerle Rabbine kavuştu. Talebeleriyle ve dinleyenleriylebir arada olduğu zamanları sevdi. O bir ayet, bir hadis okuduğu meclisi hiçbir lükse değişmedi. O inandıklarını konuştu, inandıklarını yazdı.Onu bir kere‘sallallahu aleyhi vesellem’ derken dinleseydiniz!

Çok kimseler siret kitabı yazdı.Herkes Peygamber aleyhisselamı sevdiğini söyledi. Herkes ashabın fedakârlıklarından söz etti. O isebir başkaydı. Onun ‘Resulullah’sözcüğü anıldıktan sonra salavat getirişi bir başkaydı. O ‘sallallahualeyhi ve sellem’ derken, yanındakiler bu sözde, bir küçük çocuğun,‘canım dedeciğim, al beni!’ yalvarışını duyar gibi olurlardı. Onun Peygamber sevgisi baska bir şeydi. Onu sevdi, Ümmetini sevdi. Hadislerini sevdi, sahabilerini sevdi.Siret kitabı yazdı. Yazdığı kitabı, İslam dünyasına yayılınca, ilk defa bu kadar yürekten yazılmış, tesir bırakıp, ağlatan bir kitap okudu Müslümanlar. O kitaba yazdığı mukaddimesi, bir hazine gibi düştü kütüphanelere.

Bir Mücevher Kitap

Nedvi’nin ilk kitabı ‘Müslümanların Gerilemesiyle
Dünya Neler Kaybetti?’ isimli kitabıdır.
Bu kitabı ilk defa Arapça olarak İslam dünyasına
yayıldığında, kitaplarıyla meşhur yazarlar bile hayranlıklarını
gizleyemediler. Adeta hatmedilir gibi okundu kitabı.
Defalarca basıldı. Karışmış zihinlere düzen getirdi.
Kurumuş pınarlara su verdi. 1950’den 60’a kadar
bu kitap konuşuldu. Müslümanların gerilemesiyle
asıl kaybedenin dünya olduğunu belgeledi. Müslümanlara
biz neymişiz de haberimiz yokmuş şuurunu
kazandırdı.

Kitabın yazılmasının üzerinden yarım asırdan fazla
bir zaman geçti. Hala bir mücevher olarak okuyucularına
hitap edebilen nadir kitaplar arasında yer
almaktadır. O kitabı okuyan herkes, Nedvi’nin yüreğinde
kaynayan kazanı hissetti. Onu sevdi, ona
dualar etti.

Kitapta siyasi ve ekonomik boyutuyla cahiliye donemini,
cahiliyeden İslam’a geçişin sürecini, İslam
Medeniyeti’nin temel yapısını, gerilemenin nasıl
başlayıp büyüdüğünü, Avrupa hakimiyetinin temellerini,
Avrupa’nın geleceğini, yeniden diriliş ve
kurtuluşun nasıl olacağını belgeleriyle yazdı.

Sonra bu hasreti dinmedi, aynı kitabı çocuklar için bir kere daha yazdı. Çocukları da heyecanla doldurdu.

Nedvi’nin dert dolu küpü

Onun dert küpünde, yaşadığı toprakların dertleri vardı. Hindistan, fakirlik ve sömürülmüşlüğün yanında, büyük etnik sıkıntılar yaşıyordu.
Arap dunyası onun göz bebeğiydi. ‘Arap’ sozcuğu ona çok derin şeyler hatırlatıyordu. Arap dünyasına hitaben yazdığı makalelerden bazılarının başlığına bakıldığında bile ondaki heyecan görülür:

Dinle Mısır!” Dinle Suriye!” Arap Aleminin Son Çıkmazı!”, “Dinle Kuveyt!” “Beni İyi Dinleyin Araplar!”, “Araplar Yeniden Nasıl Yükselir?’

Bunlar onun Arap ülkelerinde verdiği konferanslarından bazılarının başlıklarıdır. Ona gore insanlığı Araplar cahiliyeden kurtarmıştı. Şimdi de yine onlar bu işin başını çekmeliydiler.

Filistin ve Kudus onun derdiydi.
Türkiye’ye başka bir hayranlığı vardı. Osmanlı ve Hilafet, Türkler onun şuurunda çok derin izler bırakmıştı. Turkiye’ye 1950 lerde yaptığı ilk geziyi ‘Turkiye’de İki Hafta’ ismiyle kitaplaştırdı.

İslam dünyasının eğitim sorunu ile ilgileniyordu.
Edebiyatla ilgilendi. Müslüman Edebiyatçılar Birliği’ni kurdu.
Batılı eğitim sistemlerinin körü körüne alınmasının sonucu olarak şu dört
sıkıntının ortaya çıktığını, öncelikli olarak bu sıkıntılarımızın giderilme yollarının
geliştirilmesini tavsiye etti. Bu tavsiyesini de diyar diyar gezip anlattı:

- İslam’la Müslümanlar arasında uçurum oluştu. İslam’dan söz ettiği halde
yaşamında İslam dışı sistemlerin etkisi görülen nesiller oluştu.

- Madde ve bencillik azdı. Her şey parayla ölçülür oldu. Herkes kendisini
düşünür oldu.
- Dünya sevgisi akidenin önüne geçti.
- Lüks ve israf yayıldı. Lükste yarış başladı.


Kitaplarına Koyduğu İsimler
Kalbindeki Volkanı Yansıttı:

Yeniden İslam’a”, “Araplar ve İslam”,
Kur’an ve Sünnet’e Göre Dört Temel”,
Kur’an’a Göre Nebilik ve Enbiya”,
“İman Rüzgarı Esince”, “İslamda
Düşünce ve Davet Önderleri”, “hür
İslami Eğitime Doğru”, “Medine’ye
Yol”, “Ruhbanlık Değil Rabbanilik”.


Gezdiği yerlere hareket getirdi. Umut dağıttı. Yol gösterdi. Güzellikleri övdü, yanlışlıkları yerdi. Türkiye’ye yaptığı bir geziden sonra yazdığı gezi notlarında, israfın büyüklüğünü görünce o azametli devletin neden çöktüğünü anladığını söyledi. Türkiye’de Müslümanların camilerdeki ibadet düzenine hayranlığını beyan etti. 1951’de Mısır’a yaptığı bir gezide Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi ile buluşup hasret giderdi.


Eğitime Yön Veren Tavsiyelerinden
-Ümmetin geleceğinde eğitim, en büyük, en
önemli ve izi en derin mesuliyettir.
-Eğitim ve öğretimde amaçlarla araçları
ayırt etmek gerekir.
-Eğitim sistemi, bir ülkeden diğerine ithal edilebilir
bir eşya değildir.
-Arap yarımadas! Bir eğitimde kalbin, akıl kadar payı olmalıdır; hatta daha fazla bile olmalıdır. Nefisleri temizleyen, takvayı üreten, Allah’a yönelten budur.

! Mescid-i Nebi’deki Suffa ile bağlantısı olmayan bir medresenin medrese olarak anılması doğru değildir.

! İslamî eğitimin temel karakterlerinden biri din ile dünyayı birleştirmesidir.

 

Uzay Çağında Veli:

 

1-     Bütün zamanlardan daha güçlü bir şekilde Kur’an ve Sünnet’e bağlı olmalı, bu ikisini düşüncesinin kaynağı ve taviz veremeyeceği iki esası olarak görmelidir.

2-     Ümmetin geçmişi ile bağı güçlü olmalıdır. Kendisinden değil, seleften başlayan bir tarih yazmalıdır. Uyduran değil uyan olmalıdır.

3-     Ümmetin iç sorunları arasında erimemeli, bir ekolün veya mezhebin, akımın adamı olarak kalmamalıdır. Mezhebine, özel düşüncelerine, kendisine örnek seçmiş olabileceği meşhur isimlere rağmen ümmetin tamamını kuşatan bir anlayış sahibi olmalıdır. (Bu alanda Nedvî muhteşem bir örnektir. Hanefi mezhebine müntesip bir diyarda, bir tarikat koluna bağlı olarak yetiştiği halde Ahmed bin Hanbel’e hayranlığını gizlememiş, onun hakkında eser dahi yazmıştır. Aynı şekilde birbirinin iki zıt ismi, İbni Teymiye ile İmam Rabbani’yi aynı anda sevmiş, övmüş ve ikisi hakkında da kitap yazıp, her ikisinden de etkilendiğini beyan etmiştir. Ne İbni Teymiye sevenleri onu dışlamıştır ne de İmam Rabbani sevenleri onu samimi olmamakla itham etmişlerdir. Herkes biliyordu ki, Nedvî’nin derdi, dinidir, akidesidir.)

4-     Dünya ahiret dengesini iyi kuran bir anlayış sahibi olmalıdır. Plazaların altında ezilmeyen, tekkelerde kaybolup gitmeyen bir düşüncenin takipçisi olmalıdır.

5-     Para ve şöhret afetine karşı sahabe azmi ve ciddiyetiyle ayakta kalabilmelidir.

6-     Zahid olmalıdır; dünya malına tenezzülsüzlüğü örnek olmalı, cennetten başka bir beklentisi olmadığı, sözlerinden ve yazılarından çok tavırlarından anlaşılmalıdır.

7-     İbadetlerini herkesten daha titiz bir şekilde yapmalıdır. Sünnetler dâhil, herhangi bir ibadeti ihmal etmemelidir.

8-     İlme teşvik etmeli, günübirlik siyasetler peşinde olmamalıdır. Yeni neslin nasıl yetişeceği ile ilgili projeleri olmalıdır.

 

 

 

Allah’a Davet Eden Bir Âlim Olarak

Şeyh Nedvî’nin Düşüncesinin

Temel Prensipleri

(Bu bölüm, Şeyh Yusuf Karadavi’nin Tanıtımından Derlenmiştir)

 

 

1-     Maddeciliğe karşı iman köklendirilmelidir. Allah’a iman, ahirete, sevap ve cezaya iman güçlendirilmelidir.

2-     Vahiy kesinlikle akıldan üstün tutulmalıdır. Nübüvvet nuru akıl nurundan üstün görülmelidir.

3-     Kur’an, ebedi bir kitap, İslam’ın kaynağı, İslam Milleti’nin ruhu, imanın esası ve Şeriat’ın aslı olarak görülmelidir. Nedvî, Kur’an hakkındaki bu düşüncelerini anlatmak için Lekno’da yıllarca tefsir hocası olarak görev yaptı.

4-     Sünnet ve Siret-i nebi ile bağlar güçlü tutulmalıdır. Siret-i nebi bir tarih kitabı gibi okunmamalıdır. O bir enerji kaynağı olarak okunup, ondan yararlanılmaldır.

5-     Müslüman olmanın gerçek anlamı insanlara verilmeli, zaten var olan bu ruha kıvılcım verilmelidir ki nuru parlasın. Bu düşüncelerini anlatmak için de ‘Dört Temel’ kitabını kaleme aldı. Bu kitapta, namaz, zekat, oruc ve haccı farklı bir pencereden okuyucusuna tanıttı.

6-     Yapıcı olmayı ilke edindi. Tenkit yerine ufuk açtı. Doğruyu gösterdi. Ayrıntı sayılabilecek konulara girmedi. Bunu yaparken de, dininden taviz vermeyi de kabul etmedi. Kullandığı mücadele üslubunun dinine zarar vermemesini esas aldığı için, ilgilendiği konular ve ilgilenme zamanını, ilgilenme üslubunu kendisi belirledi. Başkalarına alet olmadı.  Çok sevdiği Seyyid Kutub ve Mevdudi için bile tenkit ifadeleri kullandı ama üzmedi, kırmadı. Müşfik bir doktorun hastasıyla ilgilendiği gibi ilgilendi.

7-     Cihad ruhunun canlı kalması için uğraştı. İlk kitabı olan ‘Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?’ ile başlayan yazarlığında sonuna kadar hep bu, bütün yönleriyle cihada teşvik unsurunu kullandı. ‘İman Rüzgârı Esince’, ‘Şehid İmam Ahmed İrfan’ ve ‘Salahaddin Eyyübi’ kitaplarında bu üslubu çok açıktır.

8-     Tarih bilgisinin canlı kalması için uğraştı.

9-     Batı düşüncesini ve uygarlığını tenkit etti. Maddeciliğin ve modern cahiliyenin gerçek yüzünü ortaya koydu. Eğitim ve kültür alanında batının kör bir bataklık olduğunu belgeledi, batı hayranlarını kınadı. Bu arada batının tamamen reddedilemsine de karşı çıktı. Onlarda araç olan şeyleri alalım, amaç olanları almayalım dedi.

10-Düşüncede bir iman kayması olduğuna dikkat çekerek ümmeti uyardı. Karşısında Ebu Bekir görmeyen bir riddet fırtınasının estiğini söyledi.

11-İnsanlığı ancak Ümmet-i Muhammed’in kurtarabileceğini, bu ümmetin uyanışının insanlığın kurtuluşu olacağını dillendirdi. Böylece Müslümanlara, sadece kendimiz adına değil bütün insanlık adına çalışmalıyız mesajı verdi.

12-Ashab-ı kiramı sürekli öne çıkardı. Bu ümmetin onların kıymetini bilmesi gerektiğini söyledi. Onlar üzerinde, Muhammed aleyhisselamın eğitim gücünün insanlığa gösterilebileceğini ifade etti.

13-Filistin sorununun bir Arap sorunu olmadığını bütün Müslümanların sorunu olduğunu söyledi. Filistin sorununun da ancak Nureddin Zengi ve Salahaddin aklıyla ve metoduyla çözülebileceğini defalarca yazdı, konuştu. Salahaddin Eyyübi hayranı olduğunu çok açık ifadelerle yazdı.

14-Hür bir İslamî Eğitim sisteminin oluşturulmasını istedi. Ne Doğ’dan ne de Batı’dan etkilenmemiş bir eğitim sisteminin kurtarıcı olacağını söyledi.

15-Çocuklarla yarının büyükleri anlayışıyla ilgilenilmesi gerektiğini yazdı, söyledi.

16-Âlimlerin ve davetçilerin Rabbani olmaları gerektiğini söyledi. Medreselerinde o ruhu verdi. (Rabbani âlim, bilen, bildiğiyle amel eden ve bildiğini öğretendir.)

17-İslamî Hareketlerin başıboş bırakılmamasını, Kur’an ve Sünnet’le yönlendirilmesini istedi.

18-Müslüman olmayanların İslam’la tanışmaları için çalışılması gerektiğine vurgu yaptı.


Rabbani İmam

Tarih: 14:35, 2/8/2009 Kategori: Nureddin yildiz hoca efendi

Hicrî Onuncu ve On Birinci Asırda Hindistan ve İslam

Hindistan, hicretin ilk asırlarında İslam’la tanıştı. Kökleşme ve devletleşme süreci ise birkaç asır sonra oldu. Gerek güneydeki deniz engeli ve gerekse kuzeydeki ulaşım zorluğu, Hindistan’ın İslamî gelişmede erken meyve vermesinin engelleri arasında zikredilebilir. Gecikmişliğine rağmen İslam Hindistan’da derin kökler salarak gelişti. Halka mal oldu, devletleşti.

Dokuzuncu asra gelindiğinde, Müslümanların Hindistan’daki durumu hakkında şu söylenebilir:

Kalabalık bir nüfus Müslüman olduğunu söylüyordu. Ancak bu kalabalık kitle, felsefenin derin izleri bulunan bir yer olan Hindistan’daki felsefi akımlardan ciddi bir şekilde etkilenmişti. Etkilenmenin en belirgin işaretleri de tasavvufun üzerinde görülüyordu. İslam ilim merkezlerinden coğrafya olarak uzak olmasının da olumsuz etkisiyle, felsefenin etkisi dinin en temel esasları hakkında batıl, hatta sapık düşüncelerin İslam adına benimsenir hale gelmesine sebep olmuştur. Adının Müslüman olduğunu söyleyen ve toplumda önemli noktalarda duran insanların, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin nübüvvetinin geçtiğini söylemeye cesaret edebildiğini düşünmek bile vehametin ürkütücülüğünü anlamaya yardım edecektir.

‘Evliya’ olarak adlandırılan bazı insanların makamının enbiyadan daha üstün olduğunu söyleyebiliyor olmaları, inkırazın boyutunu göstermesi açısından yeterli olacaktır.

Hindistan Müslümanlarının, diğer beşeri din mensupları ve etnik farklılıklar nedeniyle yaşadığı sıkıntıların yanında özellikle hicri dokuzuncu ve onuncu asrın, bir süreye kadar da on birinci asrın en önemli iki sorunu olarak Ekber Şah olayını ve tasavvufun İslam akidesini tahrip ve tahrif etme sürecini sayabiliriz. İslam’ın geleceği ve vahyin berraklığının korunması penceresinden bakıldığında bu iki sorun, dışarıdan cephe açıp, İslam’ı imha etmek isteyen ‘yabancı’ güçlerden daha büyük tehlike oluşturmuştur denebilir. Özellikle Ekber Şah’ın oluşturduğu sorun, devlet gücüyle yürütülen ve âlim kisvelileri etrafına toplamış bir fitne olduğu için, söndürülmesi zor bir ateş gibi duruyordu.

Tasavvuf kaynaklı fitne de hafife alınacak türden değildi. Peygamberlik kavramına varıncaya kadar, İslam’ı İslam yapan ne kadar farklılık varsa, onlarla oynanmak isteniyordu. Ne yazık ki, adeta terk edilmiş bir köy gibi buldukları Hindistan’da istediklerini elde etmeye de muvaffak oluyorlardı.

Bazı âlimler ve himmet sahipleri gidişata engel olmak maksadıyla girişimler yaptılar. Muvaffak olamadıkları gibi bedeli ağır sonuçların oluşmasına da neden oldular. Tasavvuf erbabının, etkin konumuna karşı çıkışla, ordusu güçlü bir devletin desteklediği fikrî bir akıma karşı çıkış arasında çok fark yoktu. Birinin ortaya çıkması ve devlet destekli fitneyle, ‘maneviyat-ruhaniyet’ destekli fitneyi aynı anda söndürecek, hassas bir çalışmayı yapması tek çareydi. Devlet erkânı ile -onların heva ve heveslerine kapılmadan- ilişki kurmayı becerebilen, tasavvuftan gelmiş biri, aranan şahsiyetin ana karakteri olmalıydı.

Allah Teâlâ, yanan bu büyük ateşi söndürmesi için, yine Hindistan menşeli olan İmam Serhendî’yi seçti. Asıl adı Ahmed olan İmam Serhendi, Ömer bin Hattab radıyallahu anhın soyundandır. Daha sonraları Müslümanlar arasında İmam Rabbanî unvanıyla meşhur olmuştur. Miladî 1564 yılında doğmuş ve 1624 yılında vefat etmiştir.

Özelde Hindistan Müslümanlarına, genelde de bütün Müslümanlara sağladığı yararları açısından bilhassa, tasavvuf çevrelerinde ‘İkinci Bin Yılın Müceddidi’ olarak anılan, İmam Rabbanî, benzer sorunları farklı tarzlarda yaşayan bütün zamanların dava adamları için mükemmel bir örnektir. Allah ondan razı olsun.

Rabbanî:

Kendini Rabbine adamış, her işinde Allah rızasını öne çıkaran, dinine hizmet eden kişi anlamında kullanılan bir deyimdir.


İmam Rabbanî Döneminde İslam Toprakları

Hicretin onuncu ve on birinci asrı, İslam topraklarında yönetimi Osmanlı’nın temsil ettiği asırlardır. Osmanlı bir yandan, Mısır’daki Memlûkî idaresine son verirken bir yandan da Avrupa’da etkin güç halini aldı. Bilhassa Yavuz Selim’le beraber Halifelik payesinin Osmanlı’ya geçmiş olması, Osmanlı’nın dünya Müslümanları nezdindeki konumunu güçlendirdi. Bu dönem için, önceki asırlara göre bir siyasi istikrardan da söz etmek mümkündür.

Osmanlı Devleti, dış âleme karşı İslam’ı, iç âleme karşı da Sünniliği ve Hanefi mezhebini temsil ediyordu. Bu noktada Hindistan Müslümanları ile önemli bir bağ kurulmuş oluyordu. Hindistan Müslümanlarının yaygın mezhebi de Sünnilik ve Hanefilikti.

Osmanlı’nın en yakın iç komşusu Safevilerdi. Safeviliğin de güçlü olduğu dönemler onuncu ve on birinci asırlar olmuştur. Osmanlı’yı uğraştıracak savaşlara neden olup, Irak’ta bazı bölgeleri işgal ettiler. Şiiliğin ikinci bir güç olarak baş göstermesi de ayrı bir sorun olarak Osmanlı’yı meşgul ettiği gibi, Hindistan üzerindeki etkisi de göz ardı edilecek oranda değildi.

Türkistan ve Afganistan da o dönemin önemli coğrafyaları arasında zikredilebilir. Özellikle, İmam Rabbani’nin ilgi alanını oluşturan tasavvufun ve Nakşibendi ekolünün önemli bir merkezi olarak Türkistan bölgesi, siyasi yapısı itibarıyla Afganistan incelenmesi gereken olayların cereyan ettiği yerlerdir.

İslam topraklarında o dönemde yabancı yöneticiler yoktu. Müslümanların kendi içinden çıkan yöneticiler, yönetim merkezlerinde oturuyordu. Yöneticilerin önemli bir bölümü de, halkın imanıyla hatta tasavvufuyla paralel görüntü vermeye dikkat ediyorlardı. Bu kuraldan istisna edilebilecek sadece Ekber Şah’tır.



Neyi başardı?

Sorun, büyük oranda tasavvuftan kaynaklandığı halde, bid’at ve hurafelerle, batıl itikadlarla yaptığı mücadelede, batıl kavramları izale ederken tasavvufu ilk haline çevirmeyi başarmıştır. Böylece başarılan şey iki hanelidir: Birinci hanede tasavvufun aslının veya çıkış maksadının ihyası vardır. İkinci hanede de, İslam’la ilgisi olmayan yanlışların atılması vardır.


Onuncu Asırda Tasavvuf


Tasavvufun yaygın hale gelmesi daha önceki asırlarda olmuştur. Onuncu asırda ise, tasavvuf bilhassa Hindistan’da kollara ayrılmış, felsefeden ağır bir şekilde etkilenmiş, İslam’a ait hüviyetinden tavizler vermiştir. En hassas akide konularında çatlaklar tasavvufa mal edilmiş, bid’atlerin üretim merkezi haline gelmişlerdir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberliğinin bittiğini söylemeye cüret edebilecek tasavvuf erbabından bile söz etmenin mümkün olduğunu ifade edebiliriz. Adeta Hindistan, dinde bid’at üretme merkezi halini almıştı.

Bu bid’at hareketlerinin, İslam toplumunun, ilim ve ilmin gereklerinden kopmasına neden olduğu gibi, yöneticilerin emellerine alet olmaları bakımından ümmetin geleceğiyle de oynadıkları ne yazık ki inkâr edilemez gerçeklerdir. Dinin içinde din çıkardılar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin izinden gitmek için çıktıkları yolda onun hadislerini, sünnetini yok saydılar. Toplumun emelleriyle oynayan mehdilik hareketleri ihdas ettiler. Zühd iddialarının içini servetle doldurdular. Yöresel geleneklere, örflere dini kisve giydirdiler. Dış kıyafetler, görüntüler kalplerdeki akideden önemli tutuldu.

İmam Rabbani’nin kaleminden dökülenlere bakılırsa, o dönemdeki Hindularla, İslam adına ortaya çıkmış olan tasavvuf erbabı arasında fazla bir fark yok gibidir.

Şüphesiz, gerek tasavvufta ve gerekse diğer tenkit edilen hususlarda, yaranın büyüyüp, kangren halini almasında, sözüyle özü bir, ciddi, istikrarlı davranan bir önderin eksikliği çok dikkat çekmektedir. Hakkın sesini gür tutamayan hak ehli, batılın sesini yükseltenlerin yanında ezik kalmakta, kendileriyle beraber hak sesin ezilmesine neden olmaktadırlar. Nitekim aynı topraklarda, aynı şartlarda İmam Rabbani, tek başına tarihin seyrini değiştirmeyi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetini ihya etmeyi becermiştir. Bu nedenle onun kişiliğindeki himmet büyüklüğünün, büyük sabır örneğinin, sözle beraber amel görüntüsünün iyi tahlil edilmesinde yarar vardır. İmam Serhendi, bir kişinin neler yapabileceğinin, olmaz diye bir şeyin olmadığının en canlı örneğidir. Tasavvufun içinden biri olarak başardığı şey, bozuğu tamir etmenin, yeniden yapmaktan zor olduğunu bilenler için daha iyi takdir edilecek bir durumdur.



Bir başka husus:

İmam Serhendî rahmetullahi aleyh, kendisi pek çok sıkıntılara, hapis hayatına katlanmış; ama yaptığı değişiklikler ve inkılâplar yüzünden kan akmasına neden olmamıştır. Büyük bir değişim ve ıslah, neredeyse sıfır maliyetle gerçekleşmiştir. Aynı dönemde, benzer çalışmaları yapmak isteyen başkalarının maliyeti pek çok can olarak ortaya çıkmıştı.

İmam Serhendî, harcarken ümmetin evladını değil, kendi mesaisini ve bedenini harcamıştır.



Tasavvuf:


Tasavvuf, sahabe asrına ait bir kavram değildir. İslam ilimlerine kavram olarak ikinci asırdan sonra girmiştir. Bir müessese olarak da İslam’a ait olduğu söylenemez. Ancak içeriği ve işlevi İslam’ın özüdür. Daha iyi bir Müslümanlık, daha takva bir hayat yaşama, zühd sahibi olma, dünyaya tenezzülsüzlük gibi sahabe hayatının temel karakterlerini yaşama ve yaşatma faaliyeti olarak adlandırılabilir.

Tasavvufun ilk önderleri bu maksatla yola çıktılar. Fudayl bin İyad, Hasan Basri, Abdülkadir Ceylanî gibi zühdü ve takvası müsellem isimler, en önde gelen tasavvuf erbabıdır. Bu isimlerin her biri, Şeriat eksenli düşünen insanlardır.

Tasavvuf anlayışına bağlı olarak gelişen ekollerin her birine de Tarikat adı verilmektedir. Yani tasavvuf, genel bir adlandırma, tarikat ise ayrıntılı adlandırmadır.

Tasavvufun, ilk ortaya çıkışı, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetini ihya etmek, ashabı kiramı örneklendirmek üzerine kurulu iken, gelişen asırlarda tasavvuf, ciddi bir şekilde, yabancı anlayışların İslam’a sızdığı menfez halini aldı. Bid’at ve hurafeler, değil İslam’da, beşeri bir anlayışta bile kabul görmeyecek batıl düşünceler için münbit bir alan halini aldı. Bu nedenle de İslam âlimlerinin bir bölümü, tasavvufu, savaşılması gereken bir düşman gibi gördüler. Tasavvuf erbabı da onları dışladı.

Tasavvuf hakkında dengeli bir düşünce ise bu olmamalıdır. Daha mutedil bir çizgide durulması halinde tasavvufun cephelerden bir cephe olmadığı, kalite merkezi olduğu görülecektir. Buna göre:

a- Tasavvuf ve tarikatlar, İslam’ın ana iskeletinden bir parça gibi görülmemelidir. Mesela, haccetmekle, tasavvufa iltihak etmek aynı tutulmamalıdır. Ama hacda daha efdali yakalama gayreti, tasavvufun eseri olarak görülebilir. Tasavvuf, sahabe döneminde olmayan imkânlar ve olayların gelişmesi üzerine, ihtiyaca binaen gelişmiş olabilir; bu gelişmenin dışlanması gerekmez. Kur’an ve Hadislerin istediği Müslümanlık bellidir. Bu isteği karşılayanın adının ne olduğu önemli değildir.

b- Tasavvufun kendisi gibi, erbabının yeri de çizgilerin üstüne çıkmamalıdır. Hangi tasavvuf büyüğü olursa olsun, asla Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden önde değildir. Asla sahabeden birinin bir çizgi üstünde değildir. Asla sözü, ayet hadis gibi değildir. Rüyası hüccet değildir. Tükürüğü mübarek değildir. Kitabı mukaddes değildir.

c- Sünneti küçümseyen, aklı vahiyden üstün tutan, ümmetin selefini tahkir eden bir anlayışın adı tasavvuf da olsa batıldır.

d- Dünya nimetlerinde zühdü esas almayan şirketleşmiş tarikat ve tasavvuf, kuruluş maksadının sürdürüldüğü iddia edilebilir bir tasavvuf değildir.

e- Yönetimlerin günübirlik amaçlarına alet olan bir tasavvuf da benimsenemez.

f- Allah’a daveti, ibadette ihsanı, muamelatta zühdü esas alan, ilimden kopmayan, ayet ve hadisleri yaşam tarzı olarak gören tasavvuf, tasavvuftur. İmam Rabbani’nin çıkışı ve yaptığı çalışması incelendiğinde, iki tasavvuf arasındaki fark açık bir şekilde anlaşılacaktır.


Hindistan Ayrıcalığı

İmam Rabbanî üzerine en iyi çalışmalardan birini yapan, Hindistanlı İslam büyüğü Ebulhasen En-Nedvî rahmetullahi aleyh, Ricalü’lfikri ve’d-Daveti fi’l-İslam isimli kitabının ‘İmam Serhendi’ bölümünde ( 55. Sayfa) söz konusu fitnenin neden Hindistan’da geliştiği hakkında şu tespitleri yapmaktadır:

1- Hindistan’ın İslamî merkezler olan Hicaz, Mısır ve Şam’a uzak olması,

2- İslam’ın Hindistan’a İran ve Türkistan bağlantısıyla ulaşması,

3- Arapça’nın yaygın olmaması,

4- Bid’atle sünneti ayırt etmek için gereken sünnet ve hadis bilgisinin yeteri kadar yayılmamış olması.

5- Hacca gitme imkânlarının sınırlı ve zor olması.

6- Müslüman azınlığın, farklı bölgelere dağılmış vaziyette olması.


1001 Fitnesi

Hicretin üzerinden bin yıl geçip, ikinci bin yılın başlamasını abartıp, üzerine yeni bir dine kayış fitnesi çıkaranlar oldu. Fitne, önceleri önemsenmedi. Kısa bir zaman sonra ise önü alınamaz oldu. İslam’dan sonra yeniden cahiliyeye dönüş yapılmak isteniyordu. Bin yılda tükenmiş bir İslam anlayışı fitnesi de İmam Rabbani’yi bekleyen sorunlardandır.

Ekber Şah Fitnesi

Ekber Şah, Moğol hükümdarlarından biridir. Hindistan’ın başına geldiğinde Müslüman biriydi. Herkes gibi inanıyor, ibadet ediyordu. Ortam da Müslüman olmayı gerektiren bir ortamdı. Tasavvufun abartmalarından etkilendi ve akidesini değiştirdi. Yönetiminin ikinci döneminde, İslam’dan nefret ettiğini ve ‘İlahî Din’ adıyla yeni bir din geliştirdiğini ilan etti. Etrafındaki yardakçı âlim ve şeyh kılıklı tipler de onu şişirdiler. Bu şişirme Ekber Şah’ın, çağının Firavun’u olmasına kadar uzadı. Onu ilah gibi algılamaya başladılar. Dinlerin birleştirilip, bir tek dinin çıkarılması gerektiğini söyleyenler onun etrafında kümelendi.
Ekber Şah’ın danışmanları ve din adamı olarak maaşa bağladığı insanlar onu şerre yönlendirdiler. Onun önünde, asla kavrayamayacağı ilmi meseleler tartıştılar. Onun da zevkini tatmin eden sözler ortaya çıkınca ayağı yerden kesildi.

Şeyh Mübarek Nagorî ismiyle meşhur olan hurafecilerden biri bir genelge hazırladı. Bu genelgeye göre Ekber Şah, Allah katında müctehidlerden daha saygın, Müminlerin emiri, Allah’ın gölgesi, insanların en adili ve en akıllısı, müctehidlerin ictihadlarından dilediğini seçmeye yetkili, verdiği kararı kesinlikle uyulması gereken nihai hüküm olarak görülen biriydi.

Bu genelge, Ekber Şah’ın emriyle, âlimlere imzalatıldı

Bir ümmi, en büyük âlim haline getirildi.

Ekber Şah da yeni bir din uydurma hakkını kendisinde gördü. İnsanlar yeni dine girmeye zorlandılar. Yeni dine girmek için de: ‘Lâilaheillellah. Ekber Halifetullah.’ sözünün söylenmesi istendi.

Bu uydurma dinde, ateşe tapınmak, güneşe tapınmak, kumar gibi haramlar serbestti. Zekât kaldırıldı. Domuz eti helal sayıldı. Mucizelerin gerçekleşmediği iddia edildi. Efendimizin nübüvveti yok sayıldı.

İmam Rabbani’yi bekleyen fesadın bir boyutu da buydu.


Ömer bin Hattab’ın Torunu

İmam Serhendî, Ömer bin Hattab radıyallahu anhın 21. torunudur. Ömer’in şiddetine çok ihtiyaç duyulan bir zamanda Allah Teâlâ, onun torunlarından birini, ıslahat için gönderdi. Takva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta Kur’an’ı ezberledi. On yedi yaşında Fıkıh, Hadis, Tefsir konularında icazet aldı. Yine genç yaşta tasavvufun derinliklerine daldı. Büyük şahsiyetlerin dizinin dibine oturdu.

Sadece tekkesinde oturup nasihat etmekle yetinmedi. Yetiştirdiği talebelerini, büyük merkezlere göndererek, hizmet etmelerini sağladı. Kısa zamanda, diktiği fidanlardan meyve devşirdi. Hindistan’da adının duyulmadığı yer neredeyse kalmadı. Bid’at ve hurafeler üzerine kurulmuş saltanatlarının sarsılacağını görenler onu bertaraf etmenin yolunu aradılar.

Komplolar sonucunda hapis hayatı gördü. Hapishaneyi medreseye çevirdi. Oradaki insanlardan Allah dostları yetiştirdi.

Sultanın huzurunda eğilerek selam vermeye karşı çıktığı için, Kovalyar Kalesinde mecburi ikamete tabi tutuldu. Gerek hapishane ve gerekse zorunlu ikamet dönemini o, Yusuf aleyhisselamın sünnetini ihya etmek gibi algıladı. Mir Muhammed Numan’a oradan yazdığı bir mektubunda, kendi haleti ruhiyesini şu şekilde anlatıyor:

‘Eğer hapishanede ilahi feyizler ve ihsanlar imdadıma yetişmeseydi kendimden ümidi kesecek ve karamsarlığa kapılacaktım. Beni bela içinde afiyete kavuşturan, eziyet içinde bana ikramda bulunan, zorluk sırasında benden ihsanını esirgemeyen, sevinç ve üzüntü hallerinde beni kendisine şükretmeye muvaffak kılan Allah’a hamd olsun. Beni peygamberlerin ve velilerin takipçisi, âlim ve salih kimselerin düşkünü kılan Allah’a bir kez daha hamd olsun.’ Mektubat, 3/5

Yine hapishane ortamında nasıl bir fikriyat taşıdığını göstermesi bakımından, oğlu Muhammed Masum’a yazdığı mektubu, üzerinde tefekkür edilmeye değer niteliktedir. Bir baba-oğul ilişkisinin duygusallık boyutunu, hapishanedeki sıkıntıların, ne zaman sona ereceği belli olmayan müphem bir cezanın ezikliğini, samimi bir Mümini, asıl davasından alıkoymadan yoluna nasıl devam ettiğini bu mektupta görebiliriz.

‘Sevinç ve üzüntü, kolaylık ve zorluk, bolluk ve darlık, rahmet ve zahmet, rahatlık ve sıkıntı, bela ve ikram hallerinde her daim âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Hiçbir nebinin çekmediği eziyeti çeken, hiçbir resulün imtihan edilmediği belalarla imtihan edilen Peygamberimize salât ve selam olsun. Nitekim o bu sebeple âlemlere rahmet olmuş ve öncekilerin ve sonrakilerin efendisi olmuştur.

Değerli evladım! Belalarla imtihan olma vakti her ne kadar çetin bir vakit olsa da fırsat ganimettir. Size bu fırsat bahşedilmiştir, Allah’a hamd etmeli, bir an bile boş vakit geçirmeden işinize dönmelisiniz.

Vaktinizi mutlaka şu üç şeyden biriyle geçirmelisiniz: Kur’an okumak, kıraati uzun tutarak namaz kılmak ve kelime-i tevhidi tekrar ederken “lâ” (hayır) kelimesiyle, nefsin arzularının altında bulunan batıl ilahları reddetmeli, bütün arzu ve amaçları bir tarafa atmalısınız. İnsanın arzularını istemesi onun ilahlık davasında bulunması anlamına gelir. Bu bakımdan gönülde nefsimizin arzusu adına hiçbir şey bırakılmamalı, hayalde hiçbir hevese yer verilmemelidir. Kulluğun hakikatine ancak bu yolla ulaşılır. Kulun kendi muradının olmasını istemesi; Mevlasının muradına mani olması ve Rabbine karşı koyması gibi manalar çağrıştırır. Bu da Mevlasını reddetmesi ve kendisini mevla edinmesi anlamına gelir. Şu halde bunun ne kadar çirkin bir şey olduğunu anlamalı ve ilahlık iddiasını terk edip Mevlamızın istekleri dışında hiçbir arzu ve amaç kalmayıncaya kadar uğraşmalıyız.

Belalara maruz kaldığınız şu dönemde, Allah lütfederse kolaylıkla bu kıvama gelebileceğinizi umuyoruz. Fakat diğer zamanlarda nefsimizin arzu ve amaçları Ye’cuc-Me’cuc Seddi gibi aşılması güç bir engel olarak karşımızda durmaktadır. Bu vakitleri fırsat bilerek, tekkeye çekilip daima anlattığım kıvama gelmek için uğraşmalıyız. Fırsat bir ganimettir. Fitne günlerinde gerçekleştirilen az bir iş diğer günlerde yapılan çok işe denktir. Şu halde bol bol mücahede ve riyazetle meşgul olmalı. Benden haberlere gelince: Bundan sonra kavuşup kavuşamayacağımız belli değil. Sana nasihatim, içinde hiçbir arzu ve heves bırakmamandır. Bu hususta annenizi de uyarın ve kendisine bunun önemini anlatın.

Burada değişen bir şey yok, önceden ne ise şimdi de öyle. Bilmem ki buralardan size ne anlatayım? Çocuklara karşı şefkatli olun ve onları Kur’an okumaya teşvik edin. Üzerimizde hakkı olan kimseleri bizim adımıza razı etmeye çalışın. İman selametimiz için bize dua ederek yardımcı olun.

Bakın tekrar tekrar yazıyorum, sakın vaktinizi boş şeylerle geçirmeyin. Kitap mütalaa etmek ve talebe okutmak bile olsa Allah’ın zikrinden başka hiçbir şeyle meşgul olmayın. Zira zaman zikir zamanıdır. Bütün nefsanî arzularınızı “lâ” kelimesinin içine koyun ki onları kökünden yok edip geriye hiçbir arzu ve amaç bırakmayın. Hatta çok istediğinizi biliyorum ama benim (hapishaneden) kurtulmamı bile istemeyin. Allah’ın takdirine razı olun.

Kelime-i tevhid zikri esnasında ”illellah” (sadece Allah vardır) sözüne geldiğiniz vakit gönlünüze, bilinenlerin ötesinde bulunan ve bizim için tam bir gayp olan Allah’ın öz zatından başka bir şey gelmesin. Evleri, köşkleri, çeşmeleri, bahçeleri, kitapları ve diğer şeyleri düşünmek kolaydır. Bu sebeple halinize bunlardan hiçbirinin karışmasına müsaade etmeyin. Ayrıca Allah’ın razı olduğu şeylerden başka hiçbir şeyden razı olmayın, onları arzu etmeyin. Bunlar bizim bu dünyadan çekip gitmemizle sona ereceğine göre, şimdiden onları terk edelim. Bunları gözümüzde büyütmeyelim. Allah dostları bunları kendi arzularıyla terk ederler. Gelin biz de bunları Allah’ın isteğiyle (takdiriyle) terk etmiş olalım ve bu nimetleri elimizden aldığı için kendisine şükredelim. Belki bu yolla muhlis ( Allah tarafından ihlâsa erdirilmiş) kullardan oluruz.

Oturduğunuz her yeri kendinize vatan kabul edin. Her nerede geçerse geçsin şu birkaç günlük ömrümüzü zikirle geçirelim. Zira dünya işleri kolaydır. Asıl ahiret işlerine yönelmek gerekir. Annenizi teselli edin ve kendisini ahiret hayatına teşvik edin. Eğer Allah dünyada tekrar karşılaşmamızı takdir ettiyse kimse bunun önüne geçemez. Eğer takdir etmediyse başımıza gelene razı olup takdire teslim olmalı ve dünyadaki karşılaşmamızı ahirete bırakarak Allah’a bizleri cennette bir araya getirmesi için dua etmeliyiz. Her halükârda Allah’a hamd olsun.’ Mektubat, 3/2

Hapishanedeki tutumu ve zorunlu ikamete tabi tutulmasından sonraki tavırları, Kral Cihangir’e etki etti. Cihangir onu özel sohbet halkasına kattı. Yusuf aleyhisselam gibi zindandan saraya intikal etti. O dava adamlığından taviz vermedi. Aynı ciddiyetle çalışmalarına devam etti. Bid’at ve hurafe merkezi olan sarayı, sünnet yönüne çevirdi.

İmam Rabbani 60 yaşında vefat etti. Vefat ettiğinde, bin yıllık ömrünün bittiği sanılan İslam’ın ebedi kalacağına olan imanı tazelenmiş büyük bir cemaat bıraktı. Onun izini süren binlerce talebesi yeryüzüne yayıldı. Bid’atlerle savaştılar, sünnet sancağını yücelttiler. Ekber Şah’tan sonraki yönetim, onun çizdiği çizgilerde yürüdü. Kendi sağlığında çalışmalarının bereketini gördü.


Çocukları,
Çocuklarının
İsimleri:

Serhendî’nin yedi erkek çocuğu oldu. Çocuklarının ikisi küçükken öldüler. Çocuklarının isimleri şöyledir:

- Muhammed Ferh,

- Muhammed İsa,

- Muhammed Eşref,

- Muhammed Sadık,

- Muhammed Said,

- Muhammed Masum,

- Muhammed Yahya.



‘Âlimlerin ilimleri, nübüvvet kandilinden alınmış ve kesin olan vahiy ile teyit edilmiştir. Sûfilerin bilgilerinin dayanağı ise, içinde hataya giden yol bulunan keşif ve ilhamdır. Keşif ve ilhamın doğruluklarının göstergesi ehli sünnet vel-cemaat âlimlerinin bilgilerine uygun olmasıdır. Eğer bir kıl kadar dahi olsa muhalefet söz konusuysa, bu keşifler ve ilhamlar ‘doğru’ dairesinin dışında kalır. Gerçek ilim ve apaçık hakikat işte budur.’ Mektubat, 1/112






‘Kulu Allah’a yaklaştırıcı ameller, farz ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır. Farzların yanında nafilelere asla itibar yoktur. Herhangi bir vakitte eda edilen bir farz ibadet, bin senelik nafile ibadetten daha hayırlıdır. Velev ki, nafile iyi bir niyetle eda edilmiş olsun; yine farz önemlidir!’ Mektubat, 1/29



‘Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine uymanın bir zerresi, Allah Teâlâ’nın razı olduğu bir amel olması sebebiyle tüm dünya zevklerinden ve ahiret nimetlerinden nice mertebelerce daha değerlidir.

Fazilet onun sünnetine tabi olmaya, meziyet onun şeriatını tatbik etmeye bağlıdır. Mesela, ona tabi olma amacıyla gerçekleştirilen bir öğlen uykusu (kaylule), ona tabi olma amacı güdülmeksizin binlerce gecenin ihya edilmesinden daha faziletlidir. Zekâttan bir kuruş vermek, sadaka olarak dağlar dolusu vermekten daha faziletlidir.’ Mektubat, 1/114



Bir Müceddid Olarak İmam Rabbanî:


a- Hindistan’da indirilmek üzere olan İslam bayrağını yeniden yüceltti. Bu büyük işi yaparken de kendisi dışında kimsenin burnu kanamadı, şahsiyetinden hiç taviz vermedi.

b- Şeriat mı tarikat mı tartışmasını bitirdi. Tarikatın Şeriat’ın hizmetinde olduğunu vurguladı. Bunu yaparken de tarikatın dışından biri olarak değil, iyi bir tarikat ehli olarak yaptı. Kimse onu, tarikat düşmanı olarak itham edemedi; ailesinden gelme bir tasavvuf bağlılığı ve kendisinin tasavvuf ekolünde bilinen seviyelere yükselmişliği vardı. Ayrıca tasavvufu düzeltmek için seminerler veren biri konumunda da değildi; konuşuyor ve amel ediyordu. Kuru bir tenkit değildi yaptığı; ne yapılması gerektiğini anlatıyor, alternatifli konuşuyordu. Bu nedenle de sözünün ve yazısının bereketi oldu.

c- İman esaslarından biri haline getirilmek istenen ‘Vahdet-i Vücut’ teorisini tamamen çürüttü. Basit bir felsefi düşünce olarak kitaplarda kalmasını sağladı. ‘Vahdet-i Vücut’ teorisini iptal ederken, o teoriyi ilk konuşanları itham etmemeye dikkat etti. Çünkü onlar, o teorinin dışında, iyi olarak bilinen şahsiyetlerdi. Ama aynı teoriyi onun zamanında savunanları şiddetle tenkit etti.

d- İslam’ın ebediliğine, zaman aşımı gibi bir itikadın olmayacağına olan imanı tazeledi. Akidenin herhangi bir konusunun zedelenmesini, İslam’ın bütününe yapılmış bir saldırı olarak gördü. Bir sünnetin ihya edilmesini, ‘İslam’ olarak gördü. Daha sonra da anlaşıldı ki, küçük zannedilen bazı tavizler, üzerinden zaman geçtikten sonra, dinin bütününü tehdit eden bir sele dönüşebilmektedir. Bunun için onun izlediği metoda şu pratiklik dikkati çekmektedir:

Önce iman esasları korunuyor. Onlardan hiçbir taviz verilmiyor.

Ardından, imana ters düşecek yasaklara karşı büyük bir titizlik var. Yabancıların üzerinde sembolleşen bir mendili bile dışlıyor.

Daha sonra, farzların eda edilmesini, yaşamanın en önemli gereği olarak görüyor. Bir farz eda etmeyi, farz olmayan başka bir nafilenin binlercesine değişmiyor. Bu ilkesini incelerken onu, sadece farzları yapan, nafilelere önem vermeyen biri olarak zannedebilirsiniz.

Farzlardan sonra ise nafileleri devreye sokuyor. Nafileler, farzlardan artan boşluğu dolduran en önemli malzeme olarak yazılarında ve sözlerinde önümüze çıkmaktadır.

e- Aklı vahiyden üstün tutmak isteyen teorileri çürüttü. Bu ayrıntıyı, bazen açık bir dille yazdığını, bazen da uçlarından ele alıp, köklerine inerek belgelediğini görüyoruz. ‘Akıl, vahyin gerisindedir.’ şeklinde dediği gibi, bu ilke aklı vahyin önüne çıkaracağı için ‘yanlıştır’ şeklinde de vurgulama yapmıştır. Öyle veya böyle, aklı vahyin önüne çıkaran, dolayısıyla insanlardan bir insana ait bir sözün, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sözünden önemli ve daha yararlı gibi algılanmasına neden olabilecek hiçbir kelimeyi sözlüğünde kullanmamış hatta böyle bir şeyi kavga meselesi yapmıştır. Kendi ifadesiyle bu tür sözler onun, ‘farukilik damarı’nın kabarmasına neden olmuştur.

f- Velilerin, peygamberlerle denk tutulması gibi bir sapıklığı akıllardan sildirdi. Veliliğin, peygamberliğin yanında bir hiç olduğunu ispat etti. Bunu yaparken ne kendinden önceki Allah dostlarını incitti, ne de kendi zamanındaki şahsiyetlerle mücadele etti. Sadece taşları yerli yerine oturttu.

g- Genelde, onun zamanındaki tasavvuf erbabı, sadece kendi kollarında ehil oluyordu. Fıkıh ve tefsir gibi ilimlere uzaktılar. İmam Rabbani’de ise bunu farklı görüyoruz. Tasavvufun en ince meselelerine olan vukufiyeti yanında, fıkıhta, tefsirde ve bilhassa hadiste konuşabilecek alt yapıya sahip olduğu anlaşılmaktadır.Genç yaşta, farklı ilim dallarından icazet almış olması, ona bu imkânı vermiştir. Böylece yazıp, konuşurken bilerek yazmış, bilerek konuşmuştur.


Müceddid:

Ebu Davud’un rivayet ettiği bir hadiste Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:


‘Allah azze ve celle, her yüz yılın başında bu ümmete dinini yenileyecek birini gönderir.’ Ebu Davud, Melahim,1 (4291)

Bu hadiste zikredilen tarzda, Ümmetin üzerindeki külleri uçurarak dinde canlılık sağlayan önderlere verilen bir isimdir.

Hadiste zikredilen yenileme dinde değil, Müslümanlar üzerindedir. Zayıflayan dine bağlılık ve yaygınlaşan bid’atlerin yıprattığı dini anlayışı yenileme görevini bu insanlar yerine getirirler. Bu gönderilenlerin, şu tarihte, şurada gibi muayyen bir zamanı ve yeri de yoktur. Allah Teâlâ dilediğini, dilediği zamanda gönderir. Aynı zamanda birden fazla âlimi de gönderebilir.

Buradaki yüz yıl, hicret takvimi ile olan yüz yıldır.



‘Hoca ve şeyh, insanlara Şeriat’ı gösterir. Onların bereketiyle itikadî ve amelî meselelerde kolaylık hâsıl olur. Yoksa müritlerin, istedikleri gibi davranmaları, dilediklerini yemeleri sonra da şeyhin onları cehennemden koruması ve azabı engellemesi gibi bir durum yoktur. Bu boş bir temenniden ibarettir… Orada Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse şefaat edemez.’ Muktubat, 3/41

‘Mektubat!’


İmam Rabbani’nin en önemli eseri, çeşitli vesilelerle yazdığı mektupların toplandığı ‘Mektubat’ isimli kitaptır. Kitap, tasavvuf meselelerine derinlemesine giren, ilmilik oranı yüksek bir kitaptır. Tasavvuf ıstılahlarına vakıf olmayanlar için tavsiye edilmesi mümkün değildir. O konuları, kavramları bilenler için ise mükemmel bir kaynaktır.


Şeyh Seyyid Nakip Efendi’ye yazdığı bir mektubu:


Bu mektubunda, siyasete ilgisi ve ilgisinin nedeni, âlimlerin siyaset üzerindeki etkisinin önemi açık bir şekilde ifade edilmektedir. Müslümanların umumunun halini nasıl kendisine dert edindiğini anlatmaktadır.



‘Allah subhanehu sizleri, değerli atalarınızın yolu üzere sabit kılsın. Önce mahlûkatın en üstünü ve iki cihanın efendisi olan peygamberimize sonra da diğer peygamberler üzerine salât ve selam olsun.

Bilmelisin ki, halka göre sultan, insanın bedenine göre kalp gibidir. Kalp, sağlıklı olduğunda bütün beden sağlıklı, kalp hasta olduğunda da bütün bedende aksaklık olur. Bunun gibi devlet başkanının düzgün olması halkın düzgün olması, onun fena olması da halkın fena olması demektir.

Görmez misin, geçen asırda Müslümanların başlarına neler geldi! İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlar o kadar az ve güçsüz olmalarına rağmen bu hal, Müslümanların kendi dinleri, kâfirlerin de kendi küfürleri üzere devam etmelerinden başka hiçbir çöküşe yol açmamıştı. Yani kâfirler o kadar güç ve imkânlarına rağmen, Müslümanların herhangi bir şeyini değiştirememiş ve onlar üzerinde küfür hükümlerini takdir etmeye asla muktedir olamamışlardı. Nitekim “sizin dininiz size, benim dinim bana.” ayeti bunu ortaya koymaktadır.

Ama geçen asırda kâfirler, İslam memleketinde kendi hükümlerini zor kullanarak Müslüman yöneticiler üzerinde tatbik ettirebildiler. O kadar ki, artık Müslümanlar, İslam’ın hükümlerini açıkça yerine getiremez hale geldi. Eğer biri İslamî bir hükmü açıkça yerine getirecek olursa derhal öldürülmekteydi.

Yazıklar olsun! Nedir bu başımıza gelenler! Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın Habibi Muhammed’e inananların nedir bu başına gelen! Nedir onları, kıymetsiz ve alçak şeyler haline getiren! Oysa Muhammed’i inkâr edenler o zamanlar izzet ve saygınlığın zirvesindeydiler. Müslümanlar yaralı kalpleriyle birlikte İslam’ın taziyesinde iken kâfirler alaylı tavırlarıyla onların yaralarına tuz basmaktaydı. Hidayet güneşi sapıklık ufkunun altında gizlenmiş, hakkın nuru, batılın perdeleri ardında inzivaya çekilmişti.

Şimdi ise İslam’ın açığa çıkmasına mani olan unsurların yok olduğu ve Müslümanların sultanının tahta geçtiği müjdesi yediden yetmişe herkese ulaştı. Artık Müslümanların, sultana yardım etmeyi kendilerine bir borç bilmesi gerekir. Şeriatı yüceltme ve dini güçlendirme hususunda sultanı yönlendirmeleri icap eder. Sultana olan bu destekleri gerek sözlü gerek fiili olabilir. En acil destek, sözlü olanıdır. Bunun da en iyisi şer’i meseleleri beyan ve kelamı inanç esaslarını Kur’an, sünnet ve icma-ı ümmete uygun biçimde bildirmektir.

Böylece, aradan birtakım sapık ve bid’atçilerin çıkıp yolu tıkamaları ve durumun bozulmasına yol açmaları engellenmiş olur. Bu tür yardım, ahireti gözeten ehl-i sünnet âlimlerine mahsustur. Zira dünyalık âlimlerin tek hedefi, dünya metaına üşüşmek ve onun döküntülerini toplamaktır. Bunlarla arkadaşlık etmek öldürücü zehirdir. Bunların bozukluğu başkalarına da sirayet etmektedir.

Eğer ilim sahibi nefsine esir olursa

Onu bu durumdan kim kurtaracak!

Nitekim geçen asırda ne musibetler geldiyse hep bunların fenalığından geldi. Zira sultanı doğru yoldan saptıran hep bunlar olmuştur. Sadece sultan değil, yetmiş üç fırka içerisinde bir fırka yoktur ki, sapkınlığa düşmelerinde onların önderi kötü âlimler olmasın! Sapkınlığı seçenler içinde kötü âlimler gibi sapkınlığı başkalarına tesir eden başka bir sınıf yok denecek kadar azdır. Günümüzde sûfilere benzeyen çoğu cahiller de kötü âlimler hükmündedir. Zira bunların da bozuk fikirleri başkalarına tesir etmektedir.

İşin aslı o ki, bu konuda hangi yolla olursa olsun sultana yardım etmeye gücü yettiği halde her kim yardım hususunda gevşeklik gösterir de Müslümanların işinde gerileme olursa o kişi mesuldür. İşte bu sebepledir ki, bu fakir, İslam devletine destek hususunda kendini fazlasıyla ortaya atmakta ve elinden geldiğince çaba göstermektedir. “Kim bir kavmin karartısını çoğaltırsa o kimse onlardandır.” Gerçeğinden hareketle umulur ki bu takatsiz aciz kul da İslam dinine yardım edenler zümresine dahil olur. Benim halim, elindeki yün yumağıyla Yusuf’un satıldığı çarşıya gelip bununla onu satın almak isteyen kocakarının hali gibidir.

Allah izin verirse, yakında yanınıza gelmeyi ümit ediyorum. Mademki Allah size imkân verip sultana özel bir yakınlık bahşetmişti, o halde sevgili peygamberimizin şeriatını yüceltme ve Müslümanları sıkıntıdan, İslam’ı da gariplikten kurtarma hususunda gerek toplum içinde gerekse tek başınıza gayretlerinizi esirgememenizi zat-ı âlilerinizden istirham ederiz.

Mektubu size getiren Mevlana Hamid’in, ikbal sahibi emir tarafından onaylanmış memuriyeti vardır. Görünen o ki, o bu görevi geçen sene sizin sayenizde aldı. Bu sene de aynı istekle geldi. Allah size hakiki ve mecazî anlamda devlet bahşetsin.’ Mektubat, 1/47




Bir tartışma konusu olarak vahdeti vucud


Bu kavram, bilhassa tasavvuf gündeme geldiğinde, iki ateşli grubun tartıştığı konulardan birini temsil etmektedir. Hicri altıncı asırdan beri tartışılagelmiş ve bir sonuca bağlanamamıştır. İmam Rabbani’nin önünde çözüm bekleyen hararetli konulardan biri de buydu. Ondan önceki dönemde, Hindistan Müslümanlarını yönlendiren din kisveli insanların, onların yönlendirmesiyle halkı bir anlamda tek alternatife zorlayan yöneticilerin gündemini ‘Vahdet-i Vücud’ felsefesi oluşturuyordu.

‘Vahdet-i Vücud’ kavram olarak, halk ifadesiyle anlatılacak olursa, varlık olarak ne varsa, aslında her şeyin Allah olduğunu, Allah’tan başka bir varlık olmadığını anlatmaktadır. Bu ne demektir, nasıl böyle bir şey oluyor? Bu soruların cevabını, ne bu felsefeyi ilk ihdas eden, ne de onun peşinden bu felsefeyi din edinerek gidenler anlatabildiler. Kendilerinin de anlayabildikleri belli değildir. Tam anlamıyla, bir delinin bir kuyuya taş atmasına benzer bir durum olmuştur.

Bu teoriyi ilk defa dillendiren, Muhiddin ibni Arabî’dir. İbni Arabî, Endülüs’ten, Şam’a yerleşmiş biridir. Felsefesindeki Avrupa etkisi, diğer yazılarında da izlenebilecek kadar açıktır. ‘Futuhat ve Fusus’ adlı iki kitabı bu teoriyi dallandıran ayrıntılarla doludur. Vahdet teorisinin en büyük muarızı ise, İbni Teymiye’dir. İbni Teymiye de Şamlı’dır. Ancak, İbni Arabi’den sonra yaşamıştır. İbni Teymiye’nin, Vahdet teorisine karşı yürüttüğü bir anlamda savaş, onun tasavvufta İbni Arabi’ye meyledenlerce, çizgi dışından biri olarak görülmesine sebep olmuştur. Hâlâ, onun kitaplarını okumak, yeni adıyla, ‘Vahhabilik’ olarak ithama uğramaya neden olmaktadır. İbni Arabî ise, Vahdet teorisinin gördüğü kabul sayesinde ‘Şeyhulekber (en büyük şeyh)’ unvanına kavuşmuştur.

Konu sadece tarih kitaplarında kalan bir konu olsaydı onu tozlu raflardan çıkarmayı abes görürdük. Ama durum öyle değildir. Elan, bu teori revaçtadır. Son Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfulakl isimli kitabının önemli bir bölümünü, İbni Arabi’nin bu teorisini reddetmeye ayırdığı için, bazı kesimlerin nezdinde, kitapları itibar görmeyen âlimler arasında kalmıştır.

Vahdet teorisi ile alakalı olarak, tarihi ve vakayı şu şekilde değerlendirebiliriz:

a- Bu teori, muğlâk bir anlatım ihtiva etmektedir. Sahibinden savunanına kadar, hiç kimse tarafından, Cuma namazında vaaz dinleyen bir Müslüman’ın anlayabileceği şekilde izah edilememiştir. İzah edilemeyişi ise, meselenin çok derin olmasına dayandırılmak istenmiştir. Hâlbuki İslam, bedevilerin bile anlayabileceği sadelikte ve netliktedir. Müslüman, Allah’ın kitabı ile mükelleftir. Onu anlayan ve onunla amel eden cennete girer. Kur’an’dan daha derin anlamlar ihtiva eden bir ilim nasıl olur? Müslümanların anlamadığı, anlayamayacağı da söylenen bir mesele, nasıl dine mal edilebilir? Bu sorunun cevabı verilmemiştir. Din, şehirliyle köylünün, yaşlıyla gencin, okumuşla avaminin aynı oranda muhatap olduğu kurallardan oluşur. Lüks tabakaya hitap eden bir İslam düşünemeyiz.

Vahdet teorisi, zamanla isteyenin uydurup ilaveler yaptığı bir kampanya ile sürdürüldüğünden, hangi sözün kime ait olduğu karıştı gitti. Konunun erbabı olanlar bile, bazı sözlerin, İbni Arabî’ye yakıştırıldığını söylemek zorunda kaldılar.

b- Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabı, tabiin, tebeuttabiin, fukaha, akidede mezhep imamı olanlar, müctehidler böyle bir kelimenin ne adını duydular, ne de ne demek olduğunu bildiler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin lisanında yeri olmayan, Ebu Bekir’in, Ali’nin bilmediği şeyden, Müslümanın, ahirette hesabını vereceği bir din çıkarılabilir mi?

c- Vahdet-i Vücud teorisine karşı çıkan, böyle bir şey olmayacağını söyleyenlerin tamamının ortak vasfı, muhaddis ve fakih olmalarıdır. Muhaddislik ve fakihlik ise bir bilgiye dayanma yoludur. O bilgi de vahiydir. Vahdet teorisini müdafaa edenlerin tamamının ortak vasfı ise, bilgiye değil keşiflere, rüyalara ve zuhurata dayanmalarıdır. Rüyada görülen bir şeyin, vahiyden öğrenilenle eş olması, hatta ona muarız olması Müslüman’ın kabul edebileceği bir şey değildir.

Tasavvuf erbabı, bu teoriyi savunurken cevapsız kaldıkları yerde, karşı tarafı ‘ŞERİAT EHLİ’ olmakla itham ettiler. Şeriat ehli olmanın anlamı ise, Kur’an’a ve hadise bağlı bilgi sahibi olmaktı. ‘Siz neye bağlısınız?’ anlamındaki bir soruya ise, gelişen zaman içinde Şeriat’ın basit kaldığını, kendilerine daha derin sırların verildiğini ifade ettiler. Teorinin anlaşılabilmesi için tasavvufta merhaleler kat etmek zorunda olunduğu, savunanları tarafından ısrarla vurgulanır. Öbür taraftan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, cennete girmesi için ne yapması gerektiğini soran bedevilere, eliyle beş şeyi sayarak cevap vermiştir. Yıllarca süren bir Kur’an ve hadis ilmi, hatta fıkıh tahsili bile, bir kavramı anlamaya yetmiyorsa, endişe edenlerin endişesi haksız sayılmamalıdır.

İşte İmam Rabbani’nin büyük inkılâbı bu noktada zuhur etti. Şeriat’ı reddeden tarikatı reddetti. Kendisi de bir tarikat ehli olduğu için bunun anlamı çok iyi idrak edildi.

d- Tekkelerde ve zaviyelerde, bu teorinin ispatı için ömürler harcanırken, İslam dünyasının ne durumda olduğunu hatta Müslümanların genelinin, en basit dini bilgilerde bile ne halde bulunduğunu maalesef zikretmek bile yürekler yakar.

e- Türkiye’de ve halkı Müslüman ülkelerin bir bölümünde, İslam’ın en öncelikli konularından bazılarınıns yazılıp konuşulması, terörizmle itham edilmeye, toplumdan tecrit edilmeye yetecek kadar tehlikeli görülürken, İlahiyat fakültelerinde, ‘Vahdet-i Vücud’ teorisi hakkında tezler hazırlattırılması, İbni Arabî’nin adının anılmasından rahatsız olunulmaması da düşündürücüdür. Tarikatçılık, itham için yeterli iken İbni Arabî, tarikat dünyasının Şeyhulekber’i olduğu halde revaçtadır. Neden? Düşünmemizi gerektiren ne de çok mesele var!

Nureddin yıldız hoca efendi





Kutub Adam

Tarih: 17:01, 12/7/2009 Kategori: Nureddin yildiz hoca efendi

Bir İnsan Hakkında Konuşabilmek İçin

Ön Kararlar

Bir: Nebiler dışında “masum” insan yoktur.

Şuna inanırız: Kemal sıfatı Allah içindir. O’nun dışındakilerde eksiklikler vardır. Allah kullarını böyle yaratmayı dilemiştir. Kimse yüzde yüz değildir. Olamaz da. Peygamberler de masumdurlar. Onların dışında masum yani hata etmez, yanılmaz kimse yoktur. Bu kurala sahabiler, imamlar, müctehidler, herkes dâhildir. Bir insanı sevmiş olmamız, onun kişiliğini ve hizmetlerini takdir etmemiz onu nebi seviyesinde görmemizi gerektirmez. Kuralımız kesindir: Kemal Allah’ın, masumluk nebisinindir.

İki: Amellerinin bütünü ile konuşmak doğrudur.

Bir insanın geçmişinde iyi veya kötü amellerin bulunması, hayatı hakkında vereceğimiz karar için tek ölçü olamamalıdır. Mesela yetmiş yıl yaşamış bir insanın yirmi yaşında iken filan haramı işlemiş olması onun kimliği hakkında karar vermemiz için yegâne belge olamaz. Aynı şekilde küçük yaşlarında Kur’an’ı hıfzetmiş olması da onun hakkında iyi bir karar vermemiz için tek belge olamaz. Yetmiş yılın bütünü ve bilhassa ‘son’ görüntü çok önemlidir. Amellerde esas olan ‘son’ durumdur. Şu yaşından bu yaşına kadar namaz kılmayan bir insan son yıllarında cami müdavimi olarak bilinmiş ise onun için ‘namazsız’ yaftası kullanamayız. Bunun tersi de geçerlidir.

Üç: Net bilgilere dayanmalıyız.

Şüpheli bilgiler, netlik ifade etmeyen, ‘miş’li bilgilerle bilhassa bir müminin imanı etrafında hüküm verilemez. Birilerinin zannına binaen filan örgüte girdiği söylenemez. Özellikle imana taalluk eden konularda elimizdeki bilgilerde ihtimal bulunmamalıdır. Bir yazarın veya bir hatibin yazısından ya da cümlelerinden cımbızla bir cümle çıkarıp, evirerek çevirerek ‘Bu cümleyi şu maksatla söylemişti de açıklayamadı.’ gibi bir vehme dayalı itham en azından iftira olma riski taşımaktadır. Kişinin açık seçik ifadeleri dururken, şüphelerden kurulu bir ifadeye dayanamayız.

Dört: Tevbe reddedemeyiz.

Biz zahire göre karar vermekle mükellefiz. Eğer kişinin, ‘Ben şu ifadelerimi veya şu işimi reddediyorum, cahilliğimden yapmıştım.’ gibi bir ifadesi varsa bizim için bu ifade muteberdir. ‘Bir kere deyiverdin!’ deme hakkımız olamaz. Onun bu dönüşündeki niyetin samimiliği veya aksi de bizimle ilgili değildir. Herkesin hesabı Rabbine kalmıştır.

Beş: Zaman ve çevreyi görmezden gelemeyiz.

İnsanların yaşadıkları sosyal ve siyasi ortamlar kesinlikle düşüncelerini etkilemektedir. Bir insanın düşünceleri ve eylemleri hakkında karar verebilmek için onun yaşadığı çağı, o çağdaki olayları, o olaylarla ilişkisini takdir edecek durumda olmamız gerekmektedir. Mesela, sahabilerin aralarındaki tartışma konularını yorumlayabilmenin en temel şartlarından biri, onların yaşadığı ortamı derinlemesine bilmektir. Sadece iki sahabiyi tasavvur ederek, aralarındaki bir tartışmaya asırlar sonra müdahale etmek anlamsız bir tutumdur. Bu zaman ve çevre fonksiyonunu dikkate almadığınızda pek çok değerli şahsiyetin değerinin yok olduğunu, nice köşede kalmış zannedilenin de değerlerle mücehhez olduğunu görebiliriz. Sultan Fatih ve Abdülhamid-i Sani’yi zaman ve çevre faktöründen tecrit edilmiş olarak yer değiştirdiğimizde bu formülün nasıl bir sonuç ürettiğini müşahede edebiliriz.

Altı: Bir alandaki başarı gözü köreltmemelidir.

Bir insanın hitabeti iyi olabilir. Bu onun yazısının da iyi olmasını gerektirmez. Bir insanın namaz bilgisi iyi ise, miras bilgisine de vakıf olması şart değildir. Çok iyi sosyal çalışmaların sahibi bir müminin âlim olması gerekmemektedir. İyi insan olmak beraberinde âlimlik getirmez. Hatta mücahid olmak bile âlim olmak değildir.

Müminin bulunduğu alanı ve Allah’ın kendisine lütfettiği yeteneği dininin hizmetinde kullanabiliyorsa bu onun için bir kazançtır. Diğer müminler onun bu yönünü takdir ediyor olmalıdırlar.

Başka bir zaviyeden bakıldığında şu sonucu da göz önünde tutarak karar vermemiz gerekir:

Allah herkese farklı yetenekler verirken, dinin farklı yeteneklerle doldurulabilecek bir yığın kadroya ihtiyaç hissetmesini de yaratmıştır. Herkesin fırıncı olması bir anlamda kimsenin ekmek pişirmekle uğraşmaması gibi bir sonuç doğurur. Fırıncı kadar terziye, terzi kadar da bakkala ihtiyaç vardır. Din hizmetinde de âlimlerin doldurduğu boşluğun bir benzerini siyasiler doldurmaktadır. Bir başka boşluğu da ziraatla uğraşanlar doldururken, sanayiciler mücahidlerin ve toplumun ihtiyacını karşılamanın hazzını yaşarlar. Allah yolunda can verenler ise bambaşka bir zirveden olayı seyretmektedirler.

Netice olarak, âlimin ilmi, mütefekkirin tefekkürü, davetçinin daveti, vaizin vaazı ve diğerleri birbirlerinin rakibi değildirler. Herkesin yeri kendisi içindir ve gereklidir. Bir Gazali, asla Şafii değildir. Ama Gazali’si olmayan bir ahlâk nasıl bu günleri bulurdu acaba?



Halid bin Velid radıyallahu anh mücahiddir. Allah’ın kılıcıdır. Davanın en üst seviyesindekilerdendir. Ama âlim değildir. Onun âlimlik vasfının olmayışı, Müslümanlığının veya mücahidliğinin düşüklüğünü gerektirmemiştir. Onun karşısında, dinin en derin âlimleri arasında bulunan, şu veya bu şekilde meziyetleri nübüvvet makamınca tescil edilmiş olan nice sahabiler de mücahidlikte Halid bin Velid düzeyine hiç gelememişlerdir. Ne Halid kaybetmiştir ne de diğerleri. Fakat Halid bir noktadan, öbürleri de diğer noktadan Allah’ın rızasını kazanmışlardır. Farklı alanlardan cennete koşmalarında bir mani çıkmamıştır.


Yedi:
Ölçü Hak’tır.

Biz insanları Hakk’a ölçeriz. Hakk’ı insanlara göre ölçmeye kalkışmayız. Eğer bir kişinin şu veya bu tavrı, sözü Hakk’a uygunsa o sözün uygunluğundan dolayı kişi hakkında iyi kanaat kullanırız. Aksi geçerli olsaydı ve uygun olmayan bir tavır veya söz sahibi olsaydı, o tavır veya sözden dolayı onun için iyilik kanaatini kullanamayacaktık. İnsanlardan ölçü olmaz. Ölçü bizim için Allah’ın kitabı Kur’an’dır. O’nun Resulü sallallahu aleyhi ve sellemdir. O Resul’ün sünnetidir.


 

1906 - 1966

Bu Dönemin Genel Karakteri:

1-     Başta Hilafet merkezi İstanbul olmak üzere, ezan okunan toprakların tamamına yakını yabancıların ya fiili işgali altında veya işgale gerek bırakmayacak yönetim altında bulunuyordu. Şurası huzur içinde ibadetin yapılabildiği bir yerdir, burada fakirlik insanları çökertmemiştir denebilecek bir yer yoktu. Dalgalanan hür bir bayrağın bulunmadığı, bağımsızlık mücadelesinin her yerde farklı şekillerde; ama aynı güçlere karşı sürdüğü bir dönemdir. Hindistan en büyük nüfusa sahip toprak parçası olarak İngiliz hükümranlığı altındaydı. Mekke ve Medine mukaddes bölgeler olarak Hilafet merkezinden kopmuş yeni bir oluşum için İngilizlerin masasında bekliyordu. İstanbul önce can derdinde, sonra da kimlik derdindeydi. Mısır hiç farklı değildi. Yemen öyle, Balkanlar daha beter durumda… Irak, Suriye ve Kuzey Afrika var olmak veya olmamak seçeneklerinin arasında bocalıyordu. İslam Dünyası olarak adlandırılabilecek bir dünya yoktu ortada. İslam Dünyası’ndan kalmış enkaz vardı.

2-     İslam âlemi, zengin toprakların fakir insanları olarak yaşıyordu. Sefalet teknoloji ile büyüyen Batı’nın karşısında daha derin hissediliyordu. Kendi ülkesinde azlık ve yoklukla boğuşan büyük kitleler, sürüp giden savaşlarla umudunu yitirmiş bir haldeydi. ‘Varken yok’ ne demek ise yaşanan oydu. Aç ve çıplak insanlara batının fotoğrafları ulaştırılıyor, batı put haline getiriliyordu.

3-     İnsanlara eğitim sunan kurumlar koca bir İslam âleminde parmakla sayılacak kadar azdı. Mevcut kurumlar da asırlık geçmişlerine rağmen ne okutmaları gerektiği tartışmalarını aşamamışlardı. Okumuşların uzaktan görünen hali içler acısıydı. Geniş halk kitleleri ise ‘ümmî’ olmaktan arınamamıştı. Tam anlamıyla bir cahillik topluma hâkimdi. Bu cahilliği, gelişen teknolojinin karşısında geri kalmışlığa uygulayabileceğimiz gibi, iman ettiği dinin esaslarını dahi bilmeyen, kendi dininin cahilliğine de uygulayabiliriz. Bilmemek; ama hiçbir şey bilmemek neredeyse toplum karakteri halini almıştı. ‘Oku’ emriyle başlamış bir kitabın müminleri hiçbir şey okuyamıyor, okuyabilenlerin önünde ezilip gidiyordu.

4-     Yönetim keşmekeşi vardı. Hilafet kuşatılmış ve sonunda kaldırılmıştı. Ücra köşelerdeki topraklardan en yakındaki kasabalara kadar her yer, haçlı mantığının kölesi ülkelerce işgal edilmişti. Kimi yerlerde valiler eliyle, kimi yerlerde de yönlendirdikleri insanlarca bu toprakları yönetiyorlardı. Bu keşmekeşliğin yanında bir de ‘Nasıl yönetilsek acaba?’ sorusu, İslamî olup olmadığına bakılmadan yeni bir sistem arayışını meşrulaştırmıştı.

5-     Asırların birikimi sefalet, beraberinde ciddi bir batı hayranlığı üretmişti. Batı, yegâne umut halini almıştı. Batıya ve batılıya bağlanan bu umut, akideyi bile etkileyecek seviyeye gelmiş, âlimlik vasfına haiz insanlar bile bu tuzağa yakalanabilmişlerdi.

6-     Batı kudurmuştu. Elindeki silahı ve parayı iyi kullanıyor, tek bir Müslüman kalmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyordu. Bir yandan silahla yok etmeye çalışıyor, bir yandan da hayatta kalanları barışçıl saydığı yollarla işe yaramaz hale getiriyordu.

7-     Müslümanların başındaki yöneticiler, zulmü kendilerine mübah görüyor, tam anlamıyla ilahlaşmak için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyorlardı. Her yerde en yaygın şey zulüm olmuştu. İnsanlar konuşturulmuyor, yazdırılmıyordu. Her konuşan ve her yazanın karşısına ilk çıkan yafta ‘vatana ihanet etmek’ oluyordu.

Bu Dönemin İhtiyacı:

Bütün zamanların ihtiyacı bu zamanın da ihtiyacıydı. Ümmete yön verecek, sözünü eylemleriyle takviye edecek lider insanlara ihtiyaç vardı. Siyasi kadroları dolduranlar, bulundukları mevkilerin hakkını veremiyorlardı. Düşünen ve üreten insan ihtiyacı, ekmek ve su kadar acil ihtiyaçtı. Büyük bir insan kitlesi başsız ve örneksiz kalmıştı. Ümmetin kurduğu medreselerde eğitim görüp, sarık sarmış iri ünvanlı insanların bir kısmı ünvanlarının altında kaybolmuş gidiyor, bir kısmı da farklı usullerle toplumdan tecrit ediliyordu. Lider ve âlim ihtiyacı ciddi bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyaç giderilebilse, insanı bol, zengin bir toprak üzerinde çok şey yapılabilecekti. Uyuyan bir nesli uyandıracak, sabah müjdesi verecek önderler bekleniyordu.

Böyle bir beklenti için en doğal merkez Hindistan, Türkiye veya Mısır olabilirdi. Tarihi birikim ve coğrafi yapı buralarda çakacak bir kıvılcım için pek uygundu.

Ne yazık ki üç yerde de fakirlik ve istiklal endişesi toplu ve plânlı bir çıkışı engelliyordu.

              İlk ufku geniş çıkış Mısır’dan geldi. Hasan el-Benna, yirmi iki yaşında

              genç bir lider olarak 1920’li yıllarda İHVAN-I MÜSLİMİN teşkilatını kurdu.

              Acıyı en derin haliyle hisseden ve eğitimi ön plana çıkaran bir anlayışla

              çalışmaya başladı. Zaten bir arayış içerisinde olan Müslümanlar büyük bir

              alakayla karşıladılar onu. Kısa zamanda ses getirdi. Önce halkı Arap olan

              topraklarda yankı  buldu çalışması. Ardından dalga dalga yayıldı.

Müslümanlar ve onların toprakları üzerinde plânı bulunan güç odakları, Hasan el-Benna’yı çok iyi anladılar. Ne demek istediğini, neler yapabileceğini tahmin etmekte gecikmediler. Önce, kendi dindaşları arasında ona aykırı sesler ürettiler. Ama el-Benna’nın tesiri çok güçlüydü. Bir umut dalgası olarak yayılıyor, her doğan güneş ona enerji oluyordu.

Hasan el-Benna’nın başlattığı İHVAN hareketine 1950’li yıllarda ikinci bir isim katıldı. O isim katıldığında el-Benna hayatta değildi. Şehit edilmiş ve teşkilatı kuşatma altına alınmıştı. Yeni isim el-Benna’yı görememiş; ama davasına hayran olmuştu.

Bu isim, yıllarca Mısır kültür dünyasında Arapça’ya vukufiyetiyle ve edebî yetenekleriyle tanınan; fakat İslamî kimliği bulunmayan SEYYİD KUTUB’du.

Seyyid KUTUB, İHVAN hareketine yeni bir ufuk getirdi. İslam ve Müslümanlar üzerinde ufku derin açılımlara imza attı. Düşünce dünyasına yenilikler kazandırdı. Düşünce ürünü olan ve daha önce tekrar edilmemiş olan şeyleri söyledi, yazdı.

Hindistan tarafından da Ebula’la el-Mevdûdî çıkmış, o da oralarda yazıyor ve konuşuyordu.

Neden böyleyiz, ne yapacağız sorularına cevaplar oluşturan büyük bir fikir hazinesi çıkmıştı ortaya. Ancak bu çıkış, hasret içinde olan müminleri sevindirdiği kadar, düşünen mümin istemeyen güçleri de rahatsız etmişti. Hasan el-Benna’yı ortadan kaldırıp rahat ettiklerini zannettikleri bir zamanda ondan daha derin şeyler söyleyen birinin varlığı çok tehlikeliydi. Seyyid KUTUB yol gösteriyor, yüreklendiriyordu.

Seyyid KUTUB on beş yıl müminlerin arasında, onların fikrine yön veren biri olarak kaldı. Zindanlı ve çileli bir hayatı şehadetle noktalayıp Rabbine gitti. Geride, hatalarıyla ve güzellikleriyle dolu örnek bir hayat bıraktı. Kimi yanlış anladı, kimi doğru; ama herkes onu konuştu. Yıllarca o konuşuldu.

Seyyid KUTUB


09.10.1906 tarihinde Asyut eyaletinin Muşe köyünde doğdu. İlk öğretimi esnasında Kur’an’ı ezberledi. 1920’de Kahire’ye geldi. 1933 yılında Edebiyat bölümü mezunu oldu. Altı yıl öğretmen olarak çalıştı. Eğitim bakanlığında müfettiş olarak çalıştı. Devlet tarafından eğitim sistemi üzerine araştırmalar yapmak üzere Amerika’ya gönderildi. 1950’de Amerika’dan döndü. Bu döneme kadar dergilerde ve gazetelerde yazılar yazdı. Şiir yazdı. 1952’de İHVAN-I MÜSLİMİN’e katıldı. İhvan’a katıldıktan sonra da İhvan’ın örgütlenme ve eğitim çalışmalarını üstlendi.

1940’lı yıllardan itibaren Kur’an’ı merak edip araştırmaya başladı. Ama düşüncelerine hâkim olan ruh İslam değildi. Kendisini sadece edebiyatçı olarak görüyor, edebiyat alanında yazıp çiziyordu. 1952’ye geldiğinde Kur’an üzerine yaptığı araştırmalar onu yepyeni bir dünyaya taşıdı. İhvan’a katılınca da fikirleri İslam üzerine yoğunlaştı. 1952’de Cemal Abdünnasır’ın başkanlığındaki ihtilale olumlu tepkiler verdi. İhtilalciler İslamî çizgileri aşmaya başlayınca onlara karşı tavırlar sergiledi. İhtilalin ilk kurbanları arasına katıldı. Yargılandı, on beş yıl hapis yedi. Hastalığından ötürü, hapis hayatının önemli bir bölümünü hastanede geçirdi. Cezası bitmeden de 1964’te hastalık nedeniyle affedildi.

Dışarı çıkmasının üzerinden çok geçmeden o ve İhvan’ın önemli adamları içeri alındı. 1965 yılı yazında şehadete ulaşıncaya kadar kalacağı zindan hayatı başladı. Bu dönemde zindanda anlatılması zor işkenceler gördü.

Göstermelik bir mahkemede yargılandı. Mahkeme idam edilmesine karar verdi.

Bütün dünyada Müslümanlar, idama karşı şiddetli protestolar yaptılar. Abdünnasır  etkilenmedi. 29.08.1966 günü sabah namazından önce asılarak şehid edildi. Elli dokuz yıllık hayatını şehadetle noktaladı.

Önemli bir bölümü edebiyat üzerine olan yirmi dokuz kitap bıraktı. En önemli eseri ise Kur’an üzerine yaptığı çalışmalardan olan FİZILAL’İL KUR’AN ve İhvan üyelerinin eğitimi için hazırladığı YOLDAKİ İŞARETLER olmuştur.

Seyyid KUTUB’un hayatı üç dönemden oluşur:

Sadece edebiyatla ilgilendiği, şiir yazdığı dönemi vardır. Bu dönemi onun kendisini düşündüğü, İslamî bir çalışma yapmadığı dönemdir.

İkinci dönemi, Kur’an’dan etkilendiği ve Kur’an üzerine araştırma yaptığı dönemdir. Bu döneminde fikirlerinde bir olgunlaşma olmuş; ancak bugün bildiğimiz Seyyid düzeyine gelememiştir. Yine İslamî düşünceler yazıyor, Müslümanların dertleriyle ilgileniyor; ama önemli bir oranda daha sonra dönüş yaptığı şeyleri yazıyordu. ‘İslam’da Sosyal Adalet’ ismiyle yazdığı kitabı bu dönemine aittir.

1948’de yazdığı bu kitabında, o döneme göre büyük bir yenilik ve önemli bir çalışma ifa etmekle beraber, İslamî konulara henüz tam vakıf olmadığını gösteren hatalar yaptı. Şii kaynaklarının etkisinde kalarak ashab-ı kiram hakkında rahat ifadeler kullandı. Fıkhî melekesinin zayıf olduğu görüldü. Daha sonraki dönemlerinde Seyyid bu kitabını yenilemedi, savunmasını bile yapmadı. Üçüncü döneminde yazdığı kitaplarını ve o kitaplardaki fikirlerini savundu.

Üçüncü dönemi ise kendisini İslam’a adadığı ve onu şehadete taşıyan fikirlerini yazıp, konuştuğu dönemdir. Bu dönemi on beş yıl kadar sürdü. Seyyid, bu dönemden önceki yılları için zayi olmuş yıllar demektedir. Bu dönem Kutub’un cihad dönemidir. Uyutulmak istenen bir ümmeti uyandırmaya çalışan, tozlu kitap raflarının arasında kalmış on dört asırlık İslam’ı ilk günlerine çevirmeye çalışan konferanslar, yazılar dönemidir. Çoğu zindanda olmak üzere on beş yıl süren bu dönem, başta Mısır olmak üzere bütün dünya Müslümanlarını etki altında bıraktı.

Bu dönemde yazdığı kitapları Fizılal, Din Budur, Gelecek İslam’ındır, İslamî Düşüncenin Temelleri, İslam ve Medeniyet Sorunu ve Yoldaki İşaretler’dir.

 

Hasan el-Benna

ve

Seyyid Kutub

Hasan el-Benna’nın kurduğu İhvan hareketinin 1955-65 arasındaki döneminde Kutub’un fikirleri hakimdi. İhvan’ın yasaklı bir örgüt haline gelmesinde de Kutub’un katkısı çoktu. Kutub ile Benna arasında aslında bir metot benzerliği de yoktur. Düşünceleri açısından aralarında beyazla kara kadar fark olduğu söylenebilir. Benna daha çok sessizliği, Kutub ise gür bir sesi savunur. Ancak İhvan’a yaşatılan zor zamanlar, Kutubların oluşmasına neden olmuş, Mısır Müslümanları adeta, ancak Kutub gibilerle olur kanaati taşımaya sevk edilmişlerdir. Denebilir ki, Benna da yaşasaydı bir Kutub olabilirdi. Ancak her ikisinin de nihai hedefi Allah’ın dininin hâkimiyetidir. Kutub’un İslam için yaşayan biri haline gelmesine sebep olan da Benna’nın şehadetidir. Onun şehadeti esnasında Amerika’da bulunuyordu. Amerikalıların otel lobisinde eğlendiklerini görünce, ne olduğunu sormuş onlar da Mısır’da Benna’nın öldürülmesini kutladıklarını söylemişlerdi. Duyduğu bu sözler onun irkilip kendisine gelmesine ve yeni bir Kutub olarak Mısır’a dönmesine neden oldu.  Bunun için de rejim, Benna ile Kutub arasında bir ayrım yapmamıştır.


Kutub’da Yeni Olan Ne?

Seyyid KUTUB, ilim ve âlim yatağı Mısır’da yetişti. Orada yazdı, konuştu. Ondan önce ve onun zamanında ilmiyle meşhur olmuş pek çok insan vardı. Hepsi de din etrafında konuşuyorlardı. Hele Ezher gibi bir ilim müessesesinin bulunduğu Mısır’da din hakkında konuşanın çok olması gayet tabii olmalıdır. Neden Kutub konuştukça Mısır sarsıldı? Hâla Kutub, kitapları büyük fuarlara sokulmayan, memurluk sınavlarında onun kitaplarını okuyup okumadığı adaylara sorulan bir isimdir. Ölümünün üzerinden yarım asra yakın bir zaman geçtiği halde yazdığı eserleri, bıraktığı fikirleri yeni nesillere ilham kaynağı olmaktadır. Kutub’da farklı olan şuydu:

a-      Kutub, Ezherli değildi. Yani, din ilimleri dalında eğitim veren bir kurumun yetiştirdiği bir isim değildi. Nihayet edebiyatçı olarak biliniyordu. Hasan el-Benna da edebiyatçıydı. Bir edebiyatçının, binlerce âlimin bulunduğu bir Kahire’de, âlimlerce gündeme getirilmeyen veya gündeme getirilmesi uygun bulunmayan konuları yazması dikkat çekti. Buna Kutub’un dil üstünlüğüyle gelen etki etme farkı da ilave edildiğinde ortaya şöyle bir sonuç çıktı: Kutub bir makale yazıyor, yazdığı makale ciltler dolusu kitaplar gibi etki ediyordu. Bu da onun yazdığı yazıların ve kitapların çıkmasını sabırsızlıkla bekleyen bir okuyucu kitlesine sahip olmasını sağladı.

b-     Kutub, edebiyatçıydı; ama edebiyat yapmıyordu. Bilhassa son on beş yılında, yüreklere hitap eden acıları dillendiriyor, acı hakikatleri konuşuyordu. Yazdığı meseleler, ümmetin asırlardan beri çektiği sıkıntıların ve o dönemdeki kötü gidişatın nedenleri üzerinde yoğunlaşıyordu. Kendine göre net bir kurtuluş şeması çiziyor ve çizdiğinde ısrar ediyordu. Tali meselelerle değil, ilk ana konuyla, akideyle ilgilenmişti. Akidenin ilk sahabe nesli gibi yeniden algılanmaması halinde, diğer çalışmaların bir değer ifade etmeyeceğini açıkça yazıyordu. Deyim yerindeyse hastanın gırtlağını sıkıyordu. Mesela ele aldığı konulardan biri ‘Hâkimiyet’ meselesidir. Kutub’a göre Allah’ın hâkimiyeti, topluma hükmeden kuralların tamamının Allah’ın dinine göre belirlenmesiyle gerçekleşebilir. Bireylerin Müslüman olması toplumun Müslüman olduğunu göstermiyor, topluma hükmeden sistemin nasıl bir sistem olduğu önemlidir. İslam, sadece camide veya medreselerde yaşanır bir din değildir. Nerede hayat varsa orada Allah’ın hükmü icra edilmelidir. Bu tespitleri sonunda onu, yaşayan Müslüman topluluklara ‘Cahiliye Toplumu’ demeye götürdü. Hacıların ve hocaların bulunduğu bir topluma ‘Cahiliye Toplumu’ dediğinde de karşısında soğuk tepkiler buldu. Tepkiler karşısında yılmadı, düşüncelerini derinleştirdi. Son kitabı olan Yoldaki İşaretler’i bu düşüncelerini pekiştirmiş olarak yazdı. Yoldaki İşaretler kitabı piyasa çıktığında, siyasetçilerden önce âlimlerin önemli bir bölümü tarafından reddedildi. Okunması sakıncalı kitap olarak ilan edildi. Fetva üzerine fetva yayınladılar.

c-      Kutub, her şeyin yeniden başlamasını, ölümün göze alınarak yola devam edilmesini savunuyordu. Ancak böyle bir değişimle iyi bir Müslüman olunabileceğini, küfrün hâkimiyetinin kaldırılabileceğini söylüyordu. Yaygın kanaat ise, sabredilmesini ve adım adım düzelterek gidilmesi gerektiğini söylüyordu.

Kutub’un yazdıkları karşısında demir pençesini gösteren devlete karşı tavrı çok farklıydı. Ben aslında şöyle demek istemiştim, dahi demeye yanaşmadı. Savcının soruşturması esnasındaki cevapları, soruşturmaya neden olan yazılarından daha ağırdı. Onun, canıyla dahi olsa bedel ödemeye hazır tavrı, hem o yazıları okuyanlar üzerinde büyük bir tesir yaptı hem de devlet politikasını plânlayanları ürküttü. Ürktükçe azdılar, onlar azdıkça Kutub direndi.

Zeyneb Gazali, Kutub’la aynı zindanı paylaşıyordu. Daha sonra yazdığı hatıralarında diyor ki:

‘Altı bin beş yüz kırbaç vurdular bana. Üç ayrı işkence odası vardı. Her birinin malzemesi farklıydı. Üstad Seyyid’i asma kararı vereceklerine kesin gözüyle bakıyorduk. Seyyid idam kararını duyunca dedi ki: ‘Elhamdülillah. Bu şehadete erebilmek için on beş yıl cihad ettim.’

İdam kararı yüzüne karşı okunduktan sonra, eğitim bakanlığı kendisine teklif edilmiş ve af edilmesi karşılığında, basına gösterilebilecek bir özür beyanı yazısı yazması istenmişti. Bu iş için de çok sevdiği ve kendisiyle beraber zindanda bulunan kız kardeşi Hamide aracı yapılmıştı. Ona verdiği cevap, Kutub’u bulunduğu noktaya getiren şahsiyetini göstermektedir:

                       “Namazda Allah’ın vahdaniyetini göstermek için oynattığım parmağımla, Tâğut’un itirafı

                         anlamına gelen  tek bir harf bile yazmam. Allah için yaptığım bir işten ötürü özür dilemem.

                         Hamide!  Ecel geldiyse uygulanır. Ecel gelmediyse de asla uygulanmaz. Özür dilemek,

                         eceli ne ileri alır ne geri!”

Kendisinden esneklik isteyen çevresindekilere söylediği meşhur sözü şudur:

                         “Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde yarım kalple yaşayamam ben.”

 

Yoldaki İşaretler’den:

“İnsanlara İslam’ı eze büze veremeyiz. Zevklerine ve sapık düşüncelerine takılıp kalamayız. İnsanlarla çok açık olmalıyız:

Bu sistem cahiliyedir ve içinde pislik vardır. Allah ise sizi temizlemek istiyor!”

 

!

Seyyid Kutub’un İhvan’a resmen katılışı, Abdünnasır’ın İhvan’ı dağıttığı dönemdir. Bu da Kutub’un şahsiyetindeki ciddiyeti göstermektedir. Herkesin bir yolunu bulup ‘Ben İhvan’dan değilim.’ demeye çalıştığı bir dönemde o, devlet tarafından gayr-ı meşru örgüt olarak ilan edilen bir teşkilata girdi. Girişini de resmi açıklamalarıyla ilan etti.

 

İhtilalci Abdünnasır

Seyyid Kutub ve onunla beraber, on binlerce mümine işkence eden, idam ederek, kaybederek öldürdüğü insan sayısını Allah’tan başka kimsenin bilmediği Cemal Abdünnasır ve ekibi, Mısır’ın İsrail ile yaptığı savaşta hiçbir başarı gösterememiş, Mısır ordusunun perişan olmasına neden olmuş askerlerdi. Yahudinin önünde ezilmiş kimliklerini Müslümanlar önündeki şecaatleriyle kapatmaya çalıştılar.

Abdünnasır ve ekibi ihtilal yapmak istiyordu. Mısır gerçekten kötü bir yönetimle yönetiliyor, yolsuzluk ve fesat git gide artıyordu. İhtilal makuldü. Ancak o dönemde Mısır demek, İHVAN-I MÜSLİMİN demekti. İhvan’dan destek görmeyen bir ordu ihtilal yapamazdı. Ekibiyle beraber İhvancı oldu. İhvan desteğiyle rahat bir ihtilal yaptı. İhtilalin ertesi günü ilk tutuklamaları İhvan mensupları üzerinde oldu. Seyyid Kutub’a on beş yıl ceza verdiler. İktidarda kaldığı sürece bir daha İhvan mensubu hiçbir Müslüman nefes alamadı. Bütün dünyanın gözü önünde kıydı geçirdi İhvan’ı.

Kutub’u planlı bir şekilde ortadan kaldırmak isteyen de bizzat Abdünnasır olmuştur. Ama ne hikmettir ki o Kutub’u kaldırmak istedi, Allah yüceltti. Eğer Kutub’u olduğu gibi bıraksaydı, belki bugün Fizılal ve Yoldaki İşaretler onlarca defa basılmış, okunmuş bir kitap olmayacaktı. Kutub’u asmasalardı Seyyid, kutup olmayacaktı. Onu Mısır çölünden alıp müminlerin gönlüne yerleştirdi. Kahire’de kaybolup gidecek bir sesi kutuplara kadar yaydı. Firavunluk yaptı, Firavun’un başına gelen onun da başına geldi.

Kutub Zindanda

15 Ocak 1954’te İhvan illegal örgüt ilan edildi. O sabah İhvancı olarak bilinen herkes tutuklandı. Tutuklananlardan biri de Seyyid Kutub’du. İhvan bir ay sonra büyük bir miting tertipledi. Hükümet ürktü. Tutukluları saldı. Aynı yılın ekim ayında yeniden tutuklama başladı. Askeri mahkemelerde yargılandılar. Kime ne ceza vereceklerini kendileri bile bilmeden kura çekerek yıllarca zindanlarda tuttular insanları. İstedikleri işkenceyi yaptılar. Kutub büyük işkenceler gördü. Mahkemelerinden birindeki şu olay tutanaklara geçen haliyle bile yapılanları anlatmaktadır:

Seyyid mahkeme edilmek için salonda bekletilmektedir. Mahkeme başkanı Cemal Salim, içeri giren Seyyid’e hitaben:

“Üstad Seyyid! Yorgun görünüyorsun. Yorgun musun?” der. Seyyid:

“Evet. İçeri girebilmek için altı saattir ayakta bekletiliyorum.” der. Reis:

“Ne demek bu? Hepimiz ayakta duruyoruz gerektiğinde.” der. Seyyid cevap olarak der ki:

“Ama İhvan olarak bize zindanda devrim kuralları uygulanıyor.” Bu esnada da üzerindeki gömleği çıkararak, vücudundaki darp ve işkence izlerini gösterir. Mahkeme reisi, gördüğüne tahammül edemez ve mahkemeye ara verir.

Kutub’un, gördüğü işkencelerden ötürü sıhhati bozulur. Hapishane revirine kaldırılır. Orada da Fizılal’i yazmaya devam eder. Diğer bilinen meşhur kitaplarını da hastalığına ve işkence ortamına rağmen zindanda yazmıştır. Kendi ifadesine göre de zindandaki halveti sayesinde Kur’an’ın derinliklerine inme fırsatı bulmuştur. 1964 yılında sağlığı iyice bozulunca af görüp dışarı çıktı.

Zindandan kurtulan Kutub, İhvan’ın fikir adamı olarak çalışmalarına devam etti.

Serbest kaldıktan sonra İhvan için çizdiği çalışma planında şu ilkeleri öne çıkarmaktaydı:

1-      Çalışmaya başlarken akideden, iman ve İslam kelimelerinin anlamından, kulluk ve hâkimiyet konusundan başlanmalıdır.

2-      Müslüman gençler bu birinci ilke etrafında kamplara alınıp yetiştirilmelidirler.

3-      Olup bitenleri bu düzeyde anlamayanlarla örgütlü çalışma yapılmamalıdır.

4-      İslamî hareket, İslamî sistem için değil, öncelikle onu anlayan bireyler için çalışmalıdır.

5-      Yukarıdan gelme bir ihtilalle İslam nizamı kurulamaz. İslam’ı yaşanır hale getirerek İslam nizamı kurulabilir.

6-     İslamî hareket kendisini koruyacak sistemi de geliştirmelidir.

Altıncı madde, Kutub’un yeniden hapse girmesine, oradan da ipe gitmesine neden oldu. Bu ilkeyi, devleti ele geçirip, katliam yapmak için yazılmış saydılar. Daha sonra Kutub’u tenkit eden Müslüman mütefekkirler de bu noktaya takılmışlardır. Sadece bu ilkenin çalışma planına konması yüzünden binlerce Müslüman’ın zarar gördüğünü, ne kadar insanın öldürüldüğünün dahi bilinemediğini söylediler. Ama bu ilke konuşulmaz ve yazılmazken neden İhvan’dan binlercesi eziyet gördü, onu açıklayan olmamıştır!

Bir Hatıra:

Aynı zindanda bulunanlardan mühendis Mustafa Rağıb diyor ki:

“Seyyid Kutub’la yüzleştirmek için beni de getirmişlerdi. Bana işkence yaptılar. Sonra da Seyyid’i getirdiler. Onu da odaya soktular. Ardından da bir genç getirdiler. Gence işkence etmeye başladılar. Zavallının çığlığı yükselip duruyordu. Sonra sesi kesilmeye başladı. Azaldı azaldı ve bitti sesi. Ne olup bittiğini anlayamadım. Beni aldılar içeri. Odanın kapısında görevlilerden Şems Bedran karşıladı beni. Rengi solmuş, heyecan içindeydi. İlk defa bana ‘Otur.’ dedi. Baktım odanın içinde kan ve yerde de kana bulanmış bir seccade var. Bedran bana dönüp:

“İşkencede öldürülen bu adamın hükmü nedir?” diye sordu. Ben de:

“Benim müftü olduğumu sana kim söyledi?” dedim.

“Ne olacak bu?” dedi. Ben de dedim ki:

“O Rabbine kavuştu. Rabbim onun kalbini biliyor. Allah’tan başkası da kalpleri bilmez.”

Sonra anladım ki bu genç Seyyid Kutub’un kardeşinin oğluymuş. Onu getirip, dayısının gözü önünde işkenceyle öldürmüşler.

 

Kutub, tekrar içeri alındı ve Rabbine ulaşıncaya kadar dışarı çıkamadı.


Savcılık Soruşturmasından Alıntılar:

Savcı: Şu İhvan içindeki farklı ülkelerin insanlarıyla olan beraberliğiniz vatandaşlık ruhuyla uyuşuyor mu?

Seyyid: Bana göre akide bağı yöresel vatandaşlık bağından daha güçlü ve daha bağlayıcıdır. Müslümanlar arasındaki bu yöresel ayrımlar, Siyonist ve haçlı sömürüsünün uzantısıdır, giderilmesi gerekir.

Savcı: İHVAN-I MÜSLİMİN’e bağlı bir Müslüman’la bağlı olmayan bir Müslüman arasında fark görüyor musun?

Seyyid: İhvan’ı farklı kılan, İslam’ı yaşatmak için bir programları olmasıdır. Bir programı olmayana göre elbette öndedirler.

Savcı: Sana göre İhvan’a bağlı herkes, başka bir kaçamak olmadan sadece İslam için mi çalışıyor?

Seyyid: Bana göre, önemli olan planı, çalışması ve programlarıyla cemaattir. İçinde o düzeyde olmayan kişilerin bulunması sonucu değiştirmez.

Savcı: Son hedefe nasıl ulaşılacak? Son hedef de nedir?

Seyyid: Bizim ittifak ettiğimiz son hedef İslamî bir sistem kurmaktır. Bu sistem, beşerin kanunlarıyla değil, Allah’ın şeriatıyla hükmedecektir. Metodumuz da uzun zamana yayılmış bir İslamî eğitimdir.

Savcı: Şu andaki sistem hakkında ne diyorsun?

Seyyid: Bir cahiliye sistemidir.

Savcı: Buna göre sen bu sistemin değişmesini istiyorsun?

Seyyid: Değişmelidir. İslamî sistemin şartları oluştuğunda…

Savcı: Sana göre tâğut nedir?

Seyyid: Allah’ın sistemi dışındaki her sistem.

 

Bir Hatıra:

Kız kardeşi Hamide ile idam kararından sonra yaptıkları bir görüşmede ona şöyle dedi:

“Üstad Hasan Hudaybi’yi ( o zamanki İhvan lideri) görürsen benim selamımı söyle. De ki: Seyyid, ona küçücük bir zarar gelmesin diye, bir insanın dayanabileceği son noktaya kadar dayandı. Eğer benim hakkımdaki hüküm hak ise hakka itirazım olmaz. Eğer batılsa batıldan merhamet beklemem.”

 

İdam Anında Bile Kutub:

 

İdam sehpasına götürülürken, sarıklı ve resmi görevi olan biri –İslam topraklarında, idam edilene uygulanan şehadet telkini âdeti yerini bulsun diye- Seyyid’e yanaşıp:

“Lailaheillellah, de.” dedi. Seyyid, hocaya dönüp şu cevabı verdi:

“Sen de tiyatroyu tamamlamak için geldin.

Kardeşim ben, ‘Lailaheillellah’ için ipe gidiyorum. Ama sen, ‘Lailaheillellah’tan ekmek yiyorsun.”

 

Seyyid 29.08.1966 sabahı idam edilerek şehadete ulaştı. Rahmetullahi aleyhi.

 

 


Kutub Adam ek

Tarih: 17:00, 12/7/2009 Kategori: Nureddin yildiz hoca efendi

FİZILALİLKUR’AN

Kutub’un en meşhur çalışmasıdır. Diğer eserlerinden çok Kur’an üzerine yaptığı bu çalışmayla ün salmıştır. Ancak Fizılal hakkında şu tespitlerin yapılması gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından önemli bir görevdir.

1-     Seyyid KUTUB, klasik manada bir âlim değildir. Fakîh hiç değildir. Kutub, büyük bir mütefekkirdir. Onun bu kitabı da dâhil olmak üzere herhangi bir çalışmasına, bir Kurtubî tefsirine bakılan gözle bakılması hatadır. Zaten kitabın adı da tefsir içerikli bir ad değildir. ‘Kur’an’ın Gölgesinde Düşünceler’ anlamına gelen bir isim vererek, içeriğini kendisi bile başka türlü tanıtmıştır. Ön sözü okunduğunda da bu fark anlaşılacaktır. Sahibinin bir tefsir yazma iddiası yokken, dışarıdan öyle görülmesi doğru olmaz.

2-     Fizılal’in ilk yazılışı, İhvan’a ait bir dergi olan ‘el-Müslimun’ da olmuştur. 1951 yılında haftalık makaleler halinde yazılmıştır. 1952 yılında da iki ayda bir Kur’an cüzü çıkacak şekilde kitap olarak yayınlanmaya başladı. 1954’e kadar on altı cüzü çıktı. Daha sonra, Kutub hapis cezası alınca yayın durdu. Yayınevi, müellifle yaptığı anlaşma gereği her iki ayda bir cüz yayınlayacaktı. Bu imkânını kaybedince, mahkemeye başvurup devletten tazminat istedi. Devlet de yayınevine tazminat ödememek için Kutub’a hapishanede Fizılal’i yazma izni verdi. Fizılal’in geri kalan kısmı böylece, sahibini yok etmek isteyenlerin himayesinde zindanda yazıldı. Hükümet, yine bir İhvan mensubu olan Muhammed Gazali’yi denetçi olarak tayin etti. O da yayınlanacak bölümlerde yasalara aykırılık bulunup bulunmadığını denetledi. Genel olarak kitap yayınlandı. Gazali sadece Burûc suresindeki bir bölümü yayınlamaya engel oldu. Kutub da o bölümü Yoldaki İşaretler’in sonuna ilave etti. Böylece Allah bir kere daha kullarına hükmünü nasıl dilediği gibi infaz edeceğini göstermiş oldu. Kutub’un en verimli ve gerçek kimliğini gösteren çalışmaları bu zindan döneminde ve zindanda yazılmıştır. Altmışlı yıllara gelmeden Fizılal tamamlandı.

3-     Fizılal bu haliyle bir mütefekkirin düşüncelerinin ayetlerle desteklenmiş şekliydi. Kutub son üç cüzde ise daha derin âlemlere dalmıştı. 1960 başlarında basılmış halini tekrar gözden geçirip yeniden bastı. Ondan sonra da ‘Benim.’ diyerek Fizılal’i sahiplendi. İlk on cüze çok önem verdi. Bilhassa En’am suresinin tefsirinde çok derin meselelere girdi. Bu şekilde İbrahim suresinin sonuna kadar devam etti. Ondan sonrası ise, yeniden gözden geçirilmeye fırsat bulamadığı işkence dönemine rastladığı için ilave görmeden basıldı.

4-     Kutub’u temelden reddeden tahammülsüz düşünceyi bir kenara atarsak, olgun âlimler tarafından da tenkit edildiğini görürüz. Haset ve ön yargıyı dışlayarak baktığımızda Kutub’da hadis bilgisinin yeterli olmadığını, fıkıh bilgisini yüzeysel okumalarla elde ettiğini görürüz. Bu onun için bir eksiklik değildir şüphesiz. Herkesin her şeyi bilmesi gerekmiyor. Zaten Kutub’un da böyle bir bilme iddiası yoktur. Kutub’u okuyanlar, onun kitaplarını bir fıkıh kitabı olarak okumuyorlar. Yaşadıkları çağı, emperyalizmi, İslam’ın sahabece yaşanan asıl tarzını öğrenmek için okumaktadırlar. Ondan alınabilecek bal türü, diğer çiçeklerden farklı olabilir. Bu onu dışlamamızı gerektirmez. Nitekim diğer eserleri okunan âlimlerden de Kutub’dan alınanlar alınamıyor olabilir.

5-     Seyyid Kutub’un, yaşadığı asrın Arapça dehalarından olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu da onun kitaplarının orijinali gibi bir tercümesinin yapılmasında mümkünlük oranının düşüklüğünü gösterir. Onu aslından okuyarak anlamakla, birisinin anladığı şekil olan tercümesinden okumak arasında fark büyüktür.


YOLDAKİ İŞARETLER

(Mealim Fittarik)

 

Kutub’un yazdığı son kitaptır. İlk baskısı 1964 yılında çıktı. Kitabın yazılış maksadı, İhvan’a çalışma metodu ve düşünce zemini oluşturmaktı. Aslında kitap, örgüt içinde bir el kitabı olarak düşünülmüştü. Kutub’un, İşaretler’i yazarken zindan şartlarından etkilendiği açıktır.

Kitap, cahili sistemlerin nasıl iflas ettiğini ve İslam’ın eninde sonunda hâkim olacağını; ama bunun için de iyi bir Müslüman neslin yetiştirilmesi gerektiğini, bu yetiştirmenin de Kur’an’dan alınan işaretlerle gerçekleştirilebileceğini vurgulamaktadır.

Kitabın son bölümü ise, Fizılal için Buruc suresine yazılmıştı. Denetim engelinden dolayı İşaretler’e kondu.

Kitap yayınlandığında hükümet tarafından yasaklanmış olmasına rağmen,  Abdünnasır’ın özel müdahalesiyle piyasaya sürülmesine izin verildi. Buradaki maksatları da Kutub’u asmak için ellerinde, halkı ikna edebilecekleri suç unsurunun bulunmasını istemeleridir. Nitekim öyle de oldu. Sahibini astıran kitap olarak tarihe geçti.

Kitabın yayınlanmasıyla beraber, Mısır’ın, resmi ünvanı olan hoca kadrosu kitab karşı çıktılar. Onu sapıklıkla itham etmeye kalktılar. Ama Müslüman gençlik, kitabı başucu kitabı yaptı. İhvan’ın seksenli yıllara kadar temel kitaplarından oldu. Yasak kitaplar arasına girdi.

Bugün hala İslamî kitap okumak isteyenler için en önemli kitaplardan birisi şüphesiz ‘Yoldaki İşaretlerdir.’ Allah müellifine rahmet etsin. Ancak bu kitabı okumak isteyenler şu hususlara dikkat etmelidirler:

-         Seyyid Kutub masum değildir. Her sözü ayet ve hadis gibi algılanamaz. O da insandı. Samimi ve ihlâslı bir gayretle yazmış olması hatasızlığını göstermez. Seçici olma ve en güzelini almak durumundayız.

-         Bugünün nesli olarak biz, önümüzdeki teknoloji ve içimize sızan dünyevileşme hastalığının etkisinden tamamen sıyrılabilmekte zorlanıyoruz. Bu tip kitapları, hobi olarak veya okumuş olmak gibi bir maksatla okumak, edebiyat kitabı gibi algılamak, uğurunda başını feda eden yazarına ve o kitap evinde bulunduğu için yıllarca zindanlarda kalan binlerce müminin hatırasına saygısızlıktır.

-         İşaretler’deki doğruların doğruluğu, uygulanılırlığı açısından evrensel olmayabilir. O zamanın şartlarında Mısır’da uygun görülmüş olması, kıyamete kadar evrende uygulanabilirliği vasfına sahip olmasını gerektirmemektedir. Böyle bir vasıf sadece Kur’an için geçerlidir zaten.

-         Her şeye rağmen, ‘Yoldaki İşaretler’ büyük bir işarettir. Eksikliği eksikliktir.  

Seyyid Kutub’un çoğu edebi olan otuz kadar kitabı da baskı noktasına gelmeden, evine yapılan baskınlar esnasında el konulup imha edildiği için kaybolmuştur.

 

 

Fizılal’den Alıntılar

Altın Sözler

 

 

 

Cuma suresinin beşinci ayeti olan, “Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan merkeplerin durumu gibidir.” ayetinin tefsirinde diyor ki:

 

“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, akideyle yükümlü tutulup ta onu uygulamayanların durumu gibidir. Asırlar boyu süre gelen Müslüman nesiller ve bu zamanda yaşayan Müslümanlar…

Onlar da Müslüman adı taşıyorlar ama Müslümanların amellerini yapmıyorlar.

Özellikle de şu Kur’an’ı ve kitapları okuyanlar, okuduklarına bakmıyorlar.

Onların hepsi ciltler taşıyan merkepler gibidir. Onlar kalabalık, çok kalabalıktırlar.

Sorun taşınıp, okunan kitap sorunu değildir. Sorun, kitaptakini anlayıp onu uygulama sorunudur.”

 

Tahrim suresinin altıncı ayeti olan, “Ey müminler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” ayetinin tefsirinde diyor ki:

 

“Mümin, ailesinin hidayetiyle ve evinin ıslahıyla mükelleftir. Kendisinin hidayeti ve kalbinin ıslahı ile mükellef olduğu gibi.

İslam aile dinidir. Bunun için de burada müminin, ailesinden sorumluluğunu ve evdeki görevini vurgulamaktadır.

Müslüman ev, Müslüman cemaatin çekirdeğidir. Şu büyük emel İslam Cemaatinin geliştiği hücre o ve onun gibi hücrelerdir.

Tek bir ev, bu akidenin kalelerinden bir kaledir.

Kale kesinlikle içinden birbirine tutkun olmalı, içyapısı güçlü olmalıdır. Her bir ferdi, sızmayı engelleyeceği bir noktayı beklemelidir. Yoksa kaleye saldırılması, içeriden çökertilmesi zor olmayacaktır.

Müminin görevi ilk önce ailesi ve evinden davete başlamak olmalıdır. Onun görevi kaleyi içinden güvenli hale getirmektir. Ötelerdeki davetlere çıkmadan önce içerideki açıkları kapatmalıdır.

Müslüman annesiz olmaz!

Kalenin güveni için Müslüman baba yetmez. Erkek ve kız çocukları koruma görevini üstlenecek bir baba ve anne zorunludur.

Erkeklerden oluşmuş bir İslam cemaati kurmaya uğraşmak boş iştir. Bu cemaat için kadınlar şart! Gelecek kuşağı onlar muhafaza edecektir. Geleceğin tohumları ve meyveleri olan nesilleri onlar yetiştirecektir.

İşte bunun için Kur’an erkeklere ve kadınlara iniyor, evleri düzenliyor, evleri İslamîleştiriyordu. Müminlere kendi sorumluluklarını yüklediği gibi ailelerinin sorumluluklarını da yüklüyordu:

“Ey müminler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”

Bu, İslam’a davet edenlerin anlamaları ve iyice kavramaları gereken bir meseledir. İlk gayretler eve yönlendirilmelidir. Eşe, anneye sonra da çocuklara. Ve bütün bir aileye. Müslüman evi kurması için Müslüman kadına çok yoğun bir alaka göstermek gerekir. Müslüman bir ev kurmak isteyen, kendisine önce Müslüman bir eş bulmalıdır. Böyle olmazsa, İslam cemaatinin kuruluşu çok gecikecektir. Yapımız yıkık dökük olarak bekleyecektir.

İlk Müslüman cemaat için durum bugünkünden daha kolaydı. Medine’de kurulan Müslüman cemaate İslam hâkimdi. İnsanın hayatını şekillendiren tertemiz ilkeleriyle o cemaati yönlendiriyordu. Ve bu kaynaktan akan şeriatıyla da hükmediyordu. Erkeğiyle, kadınıyla o toplumda son karar mercii Allah ve Resulü idi. Allah’ın ve Resulü’nün hükmüne dayanıyorlardı. Bir hüküm indiği zaman son karar oydu. Böyle bir toplumun varlığı ve bu düşüncenin hayata hükmetmeden tasavvuruyla kadın için, İslam’ın istediği gibi şekillenmesi kolaydı. Eşlerinin de kadınlarına nasihat etmeleri, çocuklarını İslam’ın istediği gibi yetiştirmeleri açısından durumları rahattı.

Şimdi biz başka bir konumdayız. Biz cahiliyede yaşıyoruz. Toplum cahiliyesinde, yönetim cahiliyesinde, ahlak cahiliyesinde, ilkeler cahiliyesinde, sistem cahiliyesinde, görgü ve kültür cahiliyesinde yaşıyoruz.

Kadın bu cahiliye toplumuyla iç içe yaşıyor. İslam’ın isteklerine uyacağı zaman, kendisini ezen bir baskıyı üzerinde hissediyor. Bu istek kendisinden gelsin veya erkeğinden, kardeşinden, babasından gelsin, bir şey değişmiyor.

Orada kadın, erkek, toplum, hepsi tek bir düşünceye dayanıyordu. Hüküm tek, şekil aynıydı. Burada ise erkek, yaşanan hayatta varlığı olmayan bir düşünceyi hâkim kılmak istiyor. Kadı ise, bu düşünceye düşmanlık eden ilkel cahiliye kültürünün baskısı altında ezilip duruyor. Toplumun bu baskısının ve ilkelerinin kadının üzerindeki etkisinin erkeğe göre kat kat fazla olduğunda da şüphe yoktur.

İşte bu durumda mümin erkeğin görevi ağırlaşmaktadır. Önce kendisini ateşten koruyacak! Sonra da bu baskı ve çekim noktası altındaki ailesini koruyacak.”

 

 

Müzzemmil suresinin birinci ve ikinci ayeti olan “Ey örtünüp bürünen! Birazı hariç geceleri kalk!” ayetinin tefsirinde diyor ki:

 

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme ‘kalk!’ dendi. Ve kalktı.

Ondan sonra yirmi yıldan fazla ayakta kaldı. Dinlenmedi. Bir kenara çekilmedi. Kendisi ve ailesi için yaşamadı. Kalktı ve Allah’a davette ayakta kaldı.

Omuzlarında o ağır, çetin yükü taşıyor, yüküne itiraz etmiyordu. O, yeryüzünün büyük emaneti olan yük… Bütün bir insanlığın yükü… İmanın yükü… Farklı alanlardaki mücadele ve cihadın yükü…

Bu büyük ve ürperten sözcük ‘kalk!’ onu yatağın rahatından, sessiz evin ve rahatın içinden çekti aldı. Oradan aldı insanların ortasında gel gitlerin, ileri geri tartışmaların ortasına attı.

Sırf kendisi için yaşayan kimse zevk içinde yaşabilir. Fakat küçük olarak yaşar ve küçük olarak ölür. Ama o büyük davayı taşıyan büyüğün uykuyla ne işi olur ki? Onun rahatlıkla ne bağı olur? O nere rahat yatak, sessiz hayat nere?”

 

Müzzemmil suresinin onuncu ayeti olan “Onların söylediklerine sabret.” ayetinin tefsirinde diyor ki:

 

“Sabır, Allah’ın peygamberlerinin her birine vasiyetidir. Bir kere, bir daha, bir daha! Ve resullerine iman eden mümin kullarına da!

Azığı ve eşyası sabır olmayan, kalkanı ve silahı sabır olmayan, sığınağı ve dayanağı sabır olmayan kimse bu davet yoluna giremez.

Sabır cihaddır. Nefisle, nefsin şehvetleriyle, sapmalarıyla, zafiyetleriyle, kaçamaklarıyla, aceleciliğiyle ve emelsizliğiyle cihaddır.

Davetin düşmanlarıyla, onların metotları, tedbirleri, tuzakları ve işkenceleriyle cihaddır.”

 

Müzzemmil suresinin on birinci ayetindeki “Onlara biraz mühlet ver.” ayetinin tefsirinde de diyor ki:

 

“Onlara verdiği mühlet, dünya hayatının bütünü dahi olsa azıcıktır o. Çünkü dünya hayatının tamamı Allah’ın hesabında bir gün veya bir günden biraz kadardır. O toparlanma gününde onlar da onu öyle hissedecekler. Hatta bir gündüzün saati kadar görecekler.”


 

“Fedakârlıklarının hesabını tutan insanlar bu davayı yürütemezler.

Bu dava, bağlılarından o kadar çok fedakârlık ister ki, insan davası için yaptıklarını hemen unutursa bu istekleri göğüsleyebilir.

Hatta gerçek dava adamı, bu yoldaki yaptıklarını hiç aklına bile getirmemelidir.

O kadar kendini Allah’a adamış olmalıdır ki, bütün emeklerini ve gayretlerini Allah Teala’nın kendine yönelik lütfü ve bağışı olarak algılamalıdır.

Gerçekten bu yoldaki çabalar Allah Teala’nın kullarına sunduğu bir ayrıcalıktır. Allah Teala tarafından seçilmiş olmanın ve bu yolda çalışma başarısına erdirilmenin alametidir.

Yani bu uğurda çalışma fırsatına kavuşmak Allah Teala’ya şükretmeyi gerektiren bir seçilme, bir ayıklanma, bir onurlandırmadır; yoksa başa kakılacak ve gözde büyütülecek bir angarya değildir.”

Şehid Seyyid KUTUB



{ } { Sonraki Sayfa }